Bismillah…
Umreye veya hacca gidenler bilir: bir kez Kâbe’yi görmek, kalpte silinmez bir iz bırakır. İnsan, oradan döndüğünde bile içten içe tekrar gitmeyi arzulamaya başlar. Peki bu çekim neden bu kadar güçlüdür? Orada gerçekten ne vardır ki insanın kalbini bu kadar derinden etkiler?
İlk olarak şunu bilmek gerekir: insanları çeken şey taşlardan yapılmış bir bina değildir. Müminleri çeken, Allah’ın yeryüzünde ibadet için seçtiği ilk mabed olan Kâbe’dir. Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Şüphesiz insanlar için kurulan ilk ev, Mekke’de olan ve âlemler için bereket ve hidayet kaynağı olan evdir.” (Âl-i İmrân, 96)
Kâbe sıradan bir yapı değildir; tevhidin simgesi, müminin kalbinin yöneldiği yerdir.
Mescid-i Haram’a adım atmak, dünyanın dört bir yanından gelen Müslümanları aynı kıbleye yönelmiş görmek, insanın ruhunda derin bir ümmet bilinci uyandırır. Herkes farklı diller, renkler ve kültürlerden gelse de kalpler aynı Allah’a yönelir.
Orada yapılan ibadetlerin sevabı ise büyüktür. Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem), Mescid-i Haram’da kılınan bir namazın diğer mescitlerde kılınan namazlardan kat kat faziletli olduğunu bildirmiştir. Her tavaf, her sa‘y ve her dua, kalpte unutulmaz bir iz bırakır.
Tavaf sırasında, Nazargâh-ı ilahi olan insanın kalbi ile ‘Beytullah’ yani Allah’ın evi karşı karşıya gelir. Bu anda insan, kelimelerle tarif edilemeyecek kadar derin ve muazzam bir duygu yaşar; ruhu huzur ve teslimiyetle dolar.
Orada insan kendini Allah’a daha yakın hisseder. Gelen herkes, içtenlikle kimseye açmadığı dertlerini, sıkıntılarını gözyaşlarıyla Rabbine arz eder. Çoğu insan, ağlayarak ve gözyaşları dökerek dua eder. Bu nimete kavuştuğu için de büyük bir sevinç yaşar. İşte bu duygu, Kâbe’ye olan hasreti ve tekrar gitme isteğini daha da güçlendirir.
Manevi huzur ise bambaşkadır. İnsan, dünyanın karmaşasında sıkışıp kalmışken, Mekke’de tavaf ederken veya Kâbe’ye bakarken kalbinin hafiflediğini hisseder. İşte bu huzuru bir kez tattıktan sonra, müminin ruhu orayı tekrar ister.
Bu özlemi en güzel yaşayan ise Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem)’dir. Hicret sırasında doğup büyüdüğü Mekke’den ayrılmak zorunda kaldığında, Hazvere denilen yerde durarak Mekke’ye şöyle seslenmiştir:
“Allah’a yemin ederim ki sen Allah’ın yeryüzündeki en hayırlı beldesisin ve Allah katında en sevgili beldesisin. Eğer ben senden çıkarılmamış olsaydım senden ayrılmazdım.”
Ayrıca, hac ve umre ibadetleri kişiye büyük manevi faydalar sağlar. Hac, Allah katında büyük bir mükâfat kazandırırken, umre ise kişinin geçmişte işlediği günahların affına vesile olur. Peygamber Efendimiz (Sallallahu aleyhi ve sellem) buyurmuştur:
“Haccı mabrur olanın mükâfatı yalnızca Cennet’tir.”
“Umre, diğer umreye kadar işlenen günahlara kefarettir.”
Kâbe’yi görmek, kalpte derin bir huzur, ibadetin tadı ve Allah’a yakınlık hissi bırakır. İşte bu yüzden müminler için Kâbe, sadece gidilen bir mekân değil, kalbin sürekli özlediği yerdir.
Ve böylece her müminin kalbinde sessiz bir dua vardır:
“Allah’ım! Bizi tekrar Kâbe’ne ulaştır.”