İRADELİ DÜŞÜNMEK

Abone Ol

Düşünmek, insanı hayata bağlayan ve anlam üreten en soylu eylemdir. Evreni, doğayı ve toplumu anlamaya çalışmak, bir canlının zihinsel olgunluğunun en net aynasıdır.

Fakat gelin görün ki, insanlık tarihi ne kadar ilerlerse ilerlesin, insanoğlunun "düşünceye vurduğu prangalar" kolay kolay kırılmıyor.

Bugün bir çocuk çıksa ve "Gökyüzü neden mavi renktir?" diye sorsa, bu soru hem bilimsel bir merakı hem de evrendeki muazzam düzeni anlama arzusunu yansıtır. Ne acıdır ki bu soruya hâlâ "Allah'ın işine karışma!" sığlığıyla tepki gösteren bir kitle var.

Oysa bu yaklaşım ne inanç dünyasıyla ne de akılla bağdaşır.

İslam dini, insanı göklere ve yere bakarak yaratılış delillerini incelemeye, yani tefekkür etmeye çağırır. Kur'an-ı Kerim'de onlarca ayette boşuna mı sorulur: "Hâlâ akıl erdirmez misiniz?", "Hâlâ düşünmüyor musunuz?"

Gökyüzünün mavisini Rayleigh saçılmasıyla, yani (Güneşten gelen ışığın atmosferdeki gaz molekülleri tarafından saçılmasıdır) -mavi ve mor gibi kısa dalgalı ışıklar atmosferde daha fazla dağılır bu durum gökyüzünün mavi görünmesini sağlar- şeklinde açıklamak, o muazzam sistemin arkasındaki ilahi sanatı/hikmeti görünür kılmaktır.

"Allah'ın işine karışmak", O'nun koyduğu kurallara isyan etmektir! yaratılışı anlamaya çalışmak değildir!

Hz. İbrahim'in 'Rabbim ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster' demesi karşı çıkmak değildi bilakis kalbimin tatmin olması içindi.

Bir oluşumun, bir kurumun içinde bulunan insanların yapılanları sorgulamasından daha doğal ne olabilir? Bir yetkiliye "Neden/Niye?" diye sormak ona karşı çıkmak değil, işin hikmetini ve doğrusunu öğrenmektir.

Ancak bireyin kendi aklını bir kenara bırakıp gücü elinde bulundurana tamamen teslim olması, insanlığın en köklü çıkmazıdır.

Geçmiş dönemlerde her şeyi bilen, her şeyi öngören "otoriter" şahsiyetler vardı. Ne söylerlerse olduğu gibi kabul edilir, ekleme çıkarma yapılmazdı. Aykırı hareket edenler anında dışlanır, mahalle baskısıyla yok edilirdi.

Peki, bugün durum çok mu farklı?

Yıllarca eleştirdiğimiz o dogmatik yaklaşım, bugün sosyal ve iş hayatımızda maske değiştirerek varlığını sürdürüyor.

Bugün bir şirkette, bir kurumda veya bir siyasi oluşumda, müdürün ya da başkanın dedikleri sorgulanamıyor, tartışılamıyor. İşin doğrusu bilindiği halde, insanlar bunu dile getirmekten çekiniyor. Toplumun üzerine sinmiş görünmez bir korku duvarı var.

Zaman değişti, ancak insanın zihinsel esareti baki kaldı. Dün karşısında el pençe divan durduğu otoriteye aykırı bir söz söylerse dinden çıkacağını veya aforoz edileceğini düşünen insanın korkusu neyse, bugün müdürünün karşısında eğilip bükülen, başkanının hatasını gördüğü halde koltuğunu, itibarını veya konumunu kaybetmemek için susan modern insanın korkusu da tam olarak aynıdır.

Prangalar sadece modernleşti. Artık demirden yapılmıyorlar, unvanlardan, maaş bordrolarından ve toplumsal linç kültürünün acımasızlığından üretiliyorlar.

Düşünceler özgürce tartışılmayınca fikirler yasaklanır, fikirler yasaklanınca da düşünce kaybolur. Sonuç ise koca bir toplumsal atalet ve çözümsüzlüktür.

Aksine, bir toplumda ifade özgürlüğü ve düşünce zenginliği ne kadar fazla olursa, sorunlara kalıcı çözümler bulma ihtimali de o kadar artar. Alternatifler ufku genişletir, yaşam standartlarını yükseltir.

Elbette bir yöneticinin karar verme yetkisine saygı duyulmalıdır. Ancak ortak akıl işletilmeden, düşünceler dinlenmeden dayatılan zoraki şartlar, insan zihnini köleleştirmekten başka bir işe yaramaz.

Dünya tarihi, farklı düşünen insanları taşlayan, dışlayan toplumların çöküş hikayeleriyle doludur. Geçmişte şahsiyetlerin, bugün ise modern figürlerin kurduğu o tek tipçi düzenlerin en büyük korkusu "farklı düşünen" insanlardır.

Çünkü çok iyi bilirler ki, farklı düşünen tek bir zihin bile, kitlelerin beynindeki o modern prangaları eritmeye yetecek bir kıvılcım çakabilir.

Farklı düşünmek ve işin hikmetini sorarak/sorgulayarak anlamaya çalışmak toplumların çürümesini engelleyen yegane panzehirdir.