HAZİNE BEŞ YILLIK FAİZ GARANTİSİ VERDİ, FATURAYI NESİLLER ÖDEYECEK

Abone Ol

Son günlerde Hazine’nin borçlanma tercihleri üzerinden yürüyen tartışmalar, aslında çok daha derin bir meselenin kapısını aralıyor: Türkiye ekonomisi faize mi yaslanacak, yoksa üretime ve adil finansmana mı?

Rakamlar ortada. Doğrudan satış yöntemiyle yapılan uzun vadeli kira sertifikalarında yıllık bileşik getirinin yüzde 30’ların üzerine çıktığı görülüyor. Beş yıl boyunca bu oranlara yakın “garantili” getiri demek, enflasyonun tek haneye düşmesi halinde devasa bir reel faiz anlamına geliyor. Bu tabloyu sadece teknik bir borçlanma tercihi olarak görmek mümkün mü?

Hazine borçlanması ve sistemin dönüşümü

Türkiye’de iç borçlanma sistemi 1980’lerden bu yana büyük ölçüde kurumsal bir çerçevede yürütüldü. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası üzerinden tekliflerin toplanması, Hazine bürokrasisinin teknik değerlendirmeleri ve piyasa mekanizmasının işlemesi uzun yıllar sistemin güvenilirliğini sağladı.

Ancak son dönemde “doğrudan satış” yönteminin belirgin biçimde arttığı görülüyor. Bu yöntemde ihale rekabeti yok; fiyat ve getiri baştan belirleniyor. Özellikle döviz ve altına endeksli kira sertifikalarıyla yapılan bu borçlanmalar, belli kesimlere uzun vadeli yüksek getiri sağlıyor.

Burada temel soru şu: Bu tercih kime yarıyor, kim ödüyor?

Yüzde 33 kâr, yüzde 0 umut

Altı ayda bir yüzde 15 civarında ödeme, yıllık bileşikte yüzde 30’un üzerinde bir getiri demek. Eğer enflasyon gerçekten yüzde 5–10 bandına gerilerse, bu getiri olağanüstü bir reel kazanç anlamına gelir.

Bu kazanç kimindir?

Tasarruf fazlası olanların. Bankaların. Büyük fonların. Yani nüfusun en üst dilimlerinin.

Peki bedeli kim öder?

Vergi veren herkes. Maaşlı çalışan. Esnaf. Sanayici. Genç işsiz.

Faiz dediğimiz şey teknik bir oran değildir; bütçeden yapılan bir servet transferidir. Üreten kesimden finansal varlık sahibi kesime doğru akan bir kaynaktır.

Esnaf neden nefes alamıyor?

Bugün Anadolu’da bir esnafla konuşun. En büyük şikâyeti nedir?

“Faiz yüksek, krediye ulaşamıyoruz.”

Bir yanda Hazine yüzde 30–35 bandında borçlanırken, diğer yanda KOBİ’nin kredi maliyeti bunun da üzerine çıkıyor. Bu ne demek?

• Yeni yatırım ertelenir.

• İstihdam artmaz.

• Üretim maliyeti yükselir.

• Fiyatlar düşmez.

Yani faizle enflasyonla mücadele ettiğimizi sanırken, aslında maliyet kanalıyla enflasyonu besleriz. Üstelik bütçeden milyarlarca lira faiz ödemesi yaparak.

Faiz ekonomisi kısır döngüdür

Yüksek faiz kısa vadede dövizi baskılar, portföy girişini artırır. Ama uzun vadede şu sonuçları doğurur:

1. Kamu bütçesinde faiz yükü artar.

2. Gelir dağılımı bozulur.

3. Üretim yerine finansal kazanç cazip hale gelir.

4. Genç girişimci risk almak yerine mevduata yönelir.

Bu bir kalkınma modeli değildir. Bu, ekonomiyi yavaş yavaş finansallaştırma modelidir.

Peki alternatif ne?

Eleştirmek kolay; çözüm üretmek gerekir.

1. Üretime endeksli finansman modeli

Kâr-zarar ortaklığı esaslı, gerçekten risk paylaşımına dayanan finansman araçları geliştirilmelidir. İslami finans prensiplerinin ruhuna uygun, sabit yüksek getiri garantisi değil; üretimden pay sistemi kurulmalıdır.

2. KOBİ’ye seçici kredi

Faizi genel olarak yükseltmek yerine, tüketim kredilerini sınırlayıp üretim ve ihracat kredilerini düşük maliyetli tutan seçici kredi politikası uygulanmalıdır.

3. Kamu tasarruf reformu

Faiz yükünü azaltmanın ilk yolu bütçe disiplinidir. Harcama kalemlerinde verimlilik denetimi yapılmadan faizle mücadele edilemez.

4. Yerli tasarrufu üretime yönlendirme

Altın ve döviz birikimlerini yüksek faizle park etmek yerine, sanayi yatırımlarına kanalize edecek güvenli yatırım platformları oluşturulmalıdır.

5. Denk bütçe modeli

Devlet, gelirine göre harcama yapmalı; kronik bütçe açığı üretmemelidir. Borçlanma olağan dönem finansman aracı değil, istisnai durum aracı olmalıdır. Bütçe açığını para basarak ya da yüksek faizle borçlanarak kapatma alışkanlığı sonlandırılmalıdır. Harcamalar, sürdürülebilir gelir seviyesine bağlanmalı; borç/GSYH oranı için yasal sınır getirilmelidir. Ekonomi büyüdükçe fazla verilerek borç azaltılmalı, daralma dönemlerinde sınırlı ve kontrollü esneklik uygulanmalıdır.

Asıl mesele zihniyet

Faiz meselesi sadece ekonomik değil, ahlaki ve toplumsal bir meseledir. Üretmeden kazanmanın cazip hale geldiği bir düzende, alın teri geri plana düşer.

Bir ülke, yüzde 30–35 garantili getirilerle büyüyemez. Böyle bir yapı, kısa vadede rahatlatır ama uzun vadede kamu maliyesini kilitler.

Sorulması gereken soru şu:

Türkiye tasarruf sahibini mi zenginleştirecek, yoksa üretim yapanı mı büyütecek?

Eğer hedefimiz güçlü, bağımsız ve üretken bir Türkiye ise; faizden beslenen değil, üretimden güç alan bir finans mimarisini kurmak zorundayız.

Aksi halde bütçeden yapılan her yüksek faiz ödemesi, esnafın kepenginden, çiftçinin tarlasından, gencin hayalinden eksilecektir.