Tarih, Günümüz İçin Tecrübe Edilmiş Argümanlardır.
Tarih; günümüzü anlamak ve geleceği inşa etmek isteyenler için tecrübe edilmiş, hazır argümanlar sunar. Bugün yaşadığımız herhangi bir hadiseyi, tarihin bir döneminde yaşanmış benzeriyle kıyaslar; böylece karşı karşıya kaldığımız meseleleri daha az zararla atlatmaya çalışırız. İşte bu birikime tarihsel hafıza denir.
Tarihsel hafıza; milletler için, hele ki milletlerin toplamı olan ümmet için, vazgeçilmez bir vasıftır. Tarih, varoluş mücadelesi verenlere bir yol haritasıdır. Tarihsel hafızadan yoksun milletler ve ümmetler, tarihin “tekerrür” eden kısmında daima ezilen, bedel ödeyen ve tarifsiz acılar yaşayan taraf olmaya mahkûmdur.
İster yakın tarihe bakılsın, ister daha derin sayfalara… Manzara değişmez.
Bugün müşahede ettiğimiz hadiseler için tarih sayfaları karıştırıldığında, ibret alınacak pek çok örnekle karşılaşılır. Bunların içinde iki büyük kırılma noktası vardır: Haçlı Seferleri ve Moğol İstilası. Her iki hadise de, günümüz Müslümanlarının içinde bulunduğu vaziyet için açık birer ibret vesikasıdır.
Birinci Sahne: Haçlı Seferleri
Haçlılar, ümmetin kalbine saplanmış bir hançer gibi Kudüs’ü işgal altında tutarken; dönemin en güçlü siyasî yapılarından olan Selçuklu Devleti atabegleri taht kavgalarıyla meşguldü. Diğer tarafta Abbâsî Halifeliği ile Fâtımî Halifeliği, ümmet üzerindeki siyasî nüfuzlarını artırma derdindeydi.
Anlayacağınız; Kudüs’ün işgali, ümmetin öncelikli meselesi değildi.
Bu kaos ve parçalanmışlık içinde, Haçlıların şerrinden emin olabilmek için onlara haraç verildi. Peki Haçlılar bununla yetindi mi? Elbette hayır. Daha fazlasını istediler. Çünkü zulüm doymayı bilmez. Artık kendilerine haraç verenle vermeyeni ayırt etmeksizin şehirleri ve köyleri yağmalamaya başladılar.
Ta ki Allah Teâlâ, ümmetin karşısına derdi yalnızca ümmet olan, Şark’ın en sevgili sultanlarından Selahaddin Eyyubi’yi çıkarıncaya kadar…
Selahaddin, küfrün karşısında dururken adaleti ve azameti asla elden bırakmadı. Allah da ona lütuf üstüne lütuf ihsan etti. Nihayetinde İslâm coğrafyasında küfrün belini kırdı; ümmetin bağrına saplanan hançeri söküp attı. Kudüs özgürlüğüne kavuştu, ümmet yeniden izzet buldu. Öyle ki bir bedevî Müslüman, onlarca “efsanevi” Haçlı şövalyesini esir alabilecek cesarete ve özgüvene sahipti.
Peki asıl soru şudur:
Bu tabloda halifeler ve büyük sultanlar varken, neden ilahî lütuf Selahaddin’e nasip oldu?
Çünkü Selahaddin’in derdi; makam, taht veya iktidar değildi. Onun gayesi, ümmetin zillet hâlinden kurtulup yeniden izzete kavuşmasıydı. Bu yüzden birbirleriyle çekişen halifelerin ve sultanların safında yer almadı. Sadece Haçlı ittifakının karşısında durdu. Bütün siyasî manevralarını Haçlı karşıtlığı üzerine bina etti.
İkinci Sahne: Moğol İstilası
Moğol istilasında tablo, Haçlı seferlerinden çok da farklı değildir. Ancak burada çıkarılması gereken iki temel ders vardır:
Birincisi; korkuyla şuurlarını yitirmiş, benlikleri dağılmış Müslüman yöneticilerin hâlidir.
İkincisi ise; düşman Müslümanları kurbanlık koyun gibi bıçak altına yatırırken, bazı âlimlerin “sivrisineğin emdiği kan abdesti bozar mı?” tartışmasına hapsolmuş olmasıdır.
Bu durum öyle bir noktaya gelmiştir ki; esir alınan Müslümanlar elleri kolları bağlı olmadığı hâlde, Moğol askerlerinin kılıçları altına boyun eğmiş, herhangi bir direniş göstermemiştir. Koca sultanlar, ulu hocalar Moğollara teslim olmuştur.
Bugüne Dair
Bugün İran’a yönelik yürütülen Haçlı ittifakı saldırıları; dün Haçlılara ödenen haraçların, Moğollara gösterilen teslimiyetin güncel bir tezahürüdür. Bir yanda Haçlılara haraç ödeyen “koca sultanlar”, diğer yanda meselenin özünden kopmuş “ulu hocalar”…
Ümmete Selahaddin şuuru lazımdır.
Moğollara karşı cihad çağrısı yapan âlimlerin feraseti lazımdır.
İzzet; teslimiyette değil, hakka sadakatte gizlidir.
Ve tarih, bunu defalarca ispatlamıştır.