Avrupa Birliği ticarette vites yükseltti.
Mercosur (Türkçesi: Güney Ortak Pazarı), Hindistan, Asya-Pasifik…
Biri bitmeden diğeri geliyor. Büyük ekonomilerle masaya oturuluyor, imzalar atılıyor, yeni pazarlar açılıyor.
Peki Türkiye?
Türkiye hâlâ 1996’da yürürlüğe giren gümrük birliğiyle, bambaşka bir küresel düzende yol almaya çalışıyor. Oysa dünya değişti, ticaret değişti, rekabet sertleşti. Değişmeyen tek şey, Türkiye’nin güncellenmeyen gümrük birliği oldu.
Bu mesele sadece Ankara ile Brüksel arasındaki bir diplomasi başlığı değil.
Büyük ihracatçıların ya da çok uluslu şirketlerin de ötesinde bir konu. Bu mesele; Diyarbakır’daki esnafın, Gaziantep’teki sanayicinin, Mersin’deki nakliyecinin, Van’daki tüccarın meselesi. Çünkü gümrük birliği güncellenmezse, fatura doğrudan vatandaşa çıkıyor.
Son dönemde tablo daha da netleşti. Çin, ABD pazarında zorlanınca yönünü Avrupa’ya ve çevre pazarlara çevirdi. Yıkıcı fiyatlarla, agresif bir ihracat politikası izliyor. Avrupa Birliği ise kendi sanayisini korumak için ardı ardına serbest ticaret anlaşmaları imzalıyor. Ancak Türkiye bu anlaşmaların neredeyse tamamının dışında bırakılıyor.
Ortaya çıkan tablo adil mi? Hayır.
AB’nin serbest ticaret anlaşması imzaladığı ülkelerin malları, sıfır gümrük vergisiyle Türkiye pazarına giriyor. Ama Türkiye’nin malları, aynı ülkelere aynı kolaylıkla giremiyor. Türkiye, masada olmadığı anlaşmaların yükünü sahada taşıyor.
Bunun sonucu çok somut. Yerli üretici rekabet edemiyor. Fabrikalar yavaşlıyor, istihdam baskı altına giriyor. Esnafın maliyeti artıyor, sattığı mal pahalı kalıyor. Vatandaş ise rafta daha ucuz olan ithal ürüne yöneliyor. Kazanan yabancı üretici oluyor, kaybeden Türkiye.
Bu tabloyu anlamak için istatistiklere boğulmaya gerek yok. Çarşıya çıkmak yeterli. Hammadde pahalı, enerji maliyetleri yüksek, krediye ulaşmak zor, satışlar daralıyor. Bir de üstüne, AB’den sıfır vergiyle gelen ürünler ekleniyor.
Diyarbakır’daki küçük imalatçı, Batman’daki tekstilci, Mardin’deki gıda toptancısı aynı soruyu soruyor: “Biz bu şartlarda nasıl ayakta kalacağız?”
Bu soru ideolojik değil. Bu soru siyasî değil. Bu soru doğrudan ekmek meselesi.
Peki Avrupa Birliği neden gümrük birliğini güncellemiyor? Herkesin bildiği ama yüksek sesle söylemediği bir gerçek var: Mesele teknik değil, siyasi. Demokrasi, hukuk, insan hakları, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs başlıkları her defasında masaya sürülüyor. Oysa gümrük birliği, iki tarafın da kazandığı teknik bir ticaret anlaşması. Buna rağmen AB, Türkiye ile ilişkilerde ticareti bile politize ediyor.
Bu politikanın bedelini kim ödüyor? Ne Brüksel’deki bürokrat ne de Paris’teki sanayici. Bedeli Türkiye’deki üretici, esnaf ve vatandaş ödüyor.
Çözüm ne? Şikâyet etmek yetmez. Temennilerle de bu iş olmaz. Türkiye’nin üreticisi verimliliği artıracak eğitim yatırımları istiyor. Lojistiği ucuzlatacak demiryolu ve liman altyapısı talep ediyor. Enerji maliyetini düşürecek yenilenebilir teknolojilere ihtiyaç var. Ve elbette masada güçlü olacak etkin bir ticaret diplomasisine.
Ama bütün bunların üzerinde bir başlık var: Gümrük birliğinin güncellenmesi için somut ve kararlı bir siyasi irade.
Aksi halde bu faturayı ne Brüksel öder ne başkası. Bu faturayı, her gün çarşıya çıkan vatandaş ödemeye devam eder.