Zihnimdeki meseleleri düşünürken gittikçe şehirden uzaklaşıyordum. Ağır adımlarla ufka doğru bakarken, içimdeki yükün ise adımlarımdan daha ağır olduğunu hissediyordum… Zihnimi kurcalayan nice mesele vardı ama hepsinden öte, kalbime çöken bir başka ağırlık dolaşıyordu: Filistin...
7 Ekim’den bu yana katledilen on binlerce insan, parçalanmış bedenler, yetim kalan çocuklar, sessizce toprağa düşen anneler… Ve bütün bu yıkımın içinde, insan aklını hayrete düşüren bir direniş: Umut. Azim. Sabır. Ve Rabbine yönelmiş eller…
Son günlerde ise bu duygular zihnimde daha da karmaşık bir hâl aldı. Ebû Ubeyde’nin ve onunla birlikte nice komutanın şehadet haberlerinin resmî olarak ilan edilmesi, içimde derin bir sarsıntı oluşturdu. Bir yanım hüzne gark olmuşken, diğer yanım ise tarifsiz bir tükenmişlik yaşıyordu. Şehir üzerime üzerime geliyordu; adeta nefesim daralıyordu. Kendimi farkında olmadan Fırat’ın kenarında buldum. Rüzgârın ve suyun insicamı ile kıyıya vuran her bir dalga zihnimdeki düşüncelere bir şamar olup bütüncül düşünmemi engelliyordu.
Fırat'ın kıyısını bu düşünlerle adımlarken, daha önce karşılaştığım o çobanı yeniden görmeyi arzuladım. Uzun bir yürüyüşten sonra, zamana tanıklık etmiş ulu bir zeytin ağacının altında oturmuş hâlde onu gördüm. Ağacın dalları nehre uzanırken gövdesinde oluşan çatlaklar zeytin ağacının yaşını ele veriyordu. Açık renk elbisesiyle, çobandan öte bir Sufi edasıyla oturmuştu. Elinde bir tesbih gözükmese de başı hafif öne eğik halde Rabbini tespih ediyordu.
— Selâmün aleyküm, bey amca, dedim.
— Aleyküm selâm evladım, hoş geldin, dedi. Buyur gel, şu ağacın gölgesinde otur.
Hâlimi sordu. “Hamdolsun iyiyim,” dedim ama sesim kalbimdeki fırtınayı gizleyemedi.
— Bey amca, sana bir sorum var, dedim.
— Sor evladım. Şehirden uzaklaşıp bu kadar yol geldiğine göre anlaşılan zihnini kurcalayan birtakım şeyler var. Buyur seni dinliyorum.
— Her gün Filistin’de insanlar katlediliyor. On binlerce kişi şehit oldu. Buna rağmen orada insanların umutla, azimle Rablerine yöneldiğini görüyoruz. Ama şimdi, bunca yıkımdan sonra Ebû Ubeyde ve arkadaşlarının da şehadet haberleri ilan edildi. Sence, bütün bunlardan sonra Filistinli Müslümanlar muzaffer olur mu?
Çoban başını kaldırdı ve uzun bir süre Fırat’a baktı. Suyun akışını ve haşin dalgaların kıyıyı bir süvari gibi kamçılama seslerine kulak kesildi. Sonra yavaş ama sarsıcı bir sesle söze girdi:
— Evladım, zafer dediğin şey dünya gözüyle kazanmak değildir. Muzaffer olmak; fetihler yoluyla toprak genişletmek değil bilakis Rabbin rızasını kazanmaktır. Zalimlere ve tağutlara boyun eğmemektir. İşte bu hakikati, tüm insanlığa en berrak hâliyle ispatlayan bir halk varsa, o da Filistin halkıdır.
Bir müddet duraksadı ve ufka doğru bakarken tebessüm etti.
— Bak, sana başımdan geçen kısa bir hadise anlatayım, dedi.
Uzun zaman önce idi. Bu ağacın altında oturup tefekkür ederken bir yandan da elimdeki tesbihin danelerini çeke çeke Rabbimi tesbih ediyordum. O sırada bir genç beliriverdi; heybesini ve ceplerini elmalarla doldurmuştu. Garip ve telaşlı bir hali vardı. Sanki bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.
Kendisine sordum:
— Evladım, nereye gidiyorsun?
— Sevdiğime, dedi genç.
— Sevdiğine ne götürüyorsun?
— Elma götürüyorum.
Merakımdan:
— Kaç elma topladın? Heybende ne kadar elma var?
Genç durup, gülümsedi:
— İnsan sevdiğine götürdüğünü sayar mı?
Bu cevap, kalbime bir ok gibi saplandı. Elimdeki tespihe baktım; Rabbimi anarken sevgimi saydığımı fark ettim. Utancımdan o günden sonra, farz namazları dışında çektiğim tesbihatı saymadım. Rabbimi, bir âşığın sevdiğine yöneldiği gibi andım: Hesapsız, amasız, koşulsuz...
Çoban gözlerini nehirden alıp bana döndü. Gözlerimin içine bakarak adeta kalbime hitap etti:
— Filistin halkı da böyledir evladım. Onlar bedel öderken saymazlar. Evlatlarını, bedenlerini, komutanlarını Rablerine armağan ederken hesap tutmazlar. Kaç şehit verdik demezler; “Rabbimiz bizden razı mı?” diye sorarlar. İşte bu yüzden, dünya gözüyle yenilmiş gibi görünseler de hakikatte muzafferdirler. Filistin, hesapsız bedel ödemenin mektebidir. Ne mutlu bu mektebe talebe olabilenlere…
Ebu Ubeyde bir konuşmasında: "Filistin her veçhesiyle münbit bir coğrafyadır. Bu topraklar zeytin ağacı yetiştirir gibi dava adamı yetiştirir." demişti. Ayrıca Müslümanlar buna benzer birçok savaş verdi ama Müslüman tarihçiler mağlubiyetleri ve feda edilen canları anarken çoğu zaman birkaç satırla veya yarım sayfayla bu durumu dile getirdiler. Ama zaferleri ve düşmana yaşatılan mağlubiyeti ise sayfalara sığdıramadılar. Unutma evlat Müslüman aklı kayıplarını anarken yarına umutla bakmayı ihmal etmeyendir.
Rabbimiz: “ وَلَا تَقُولُوا لِمَنْ يُقْتَلُ فِي سَبِيلِ اللَّهِ أَمْوَاتٌ ۚ بَلْ أَحْيَاءٌ وَلَٰكِنْ لَا تَشْعُرُونَ “
“Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Bilakis, onlar diridirler; fakat siz bunu idrak edemezsiniz.” (Bakara Suresi – 154. Ayet) diyerek kullarına şehadet makamının ne kadar ulvi bir mertebe olduğunu hatırlatmaktadır.
O an anladım:
Gerçek zafer, hayatta kalmak değil; teslim olmamaktır.
Gerçek kazanç, sahip olmak değil; feda edebilmektir.
Ve gerçek sevgi, sayılabilen değil, hesapsız bir şekilde feda edilen bedenlerdir.