31 Ağustos yaklaşırken mesele yalnızca borcu taksitlendirmek değil; esnafın gerçekten ödeme gücüne kavuşmasını sağlamak.
Bir dükkânın kepengi sabah açılıyorsa, orada hâlâ bir mücadele var demektir.
O dükkânın vergi borcu olabilir, SGK borcu olabilir, geçmişten biriken faiz yükü olabilir. Ama bütün bunlara rağmen kepengini açan esnaf, borcundan kaçan değil; borcunu ödemek isteyen, fakat ödeme gücü giderek zorlaşan vatandaştır.
31 Ağustos 2026'da sona erecek tecil ve taksitlendirme imkânını değerlendirirken meseleye biraz da buradan bakmak gerekiyor.
Çünkü esnafın talebi bir borç affı değil.
"Vergimi ödemeyeyim" de demiyor.
Tam tersine, "Borcumu ödemek istiyorum ama ödeyebileceğim bir ödeme planı istiyorum" diyor.
Buradaki kritik soru şu:
72 aya bölmek, borcu gerçekten ödenebilir hâle getiriyor mu?
Bir borcun vadesini uzatmakla, o borcu ödenebilir hâle getirmek aynı şey değil.
Esnafın geliri artmıyor, buna karşılık kira, enerji, personel, hammadde ve diğer işletme giderleri yükseliyorsa, borcu daha uzun vadeye yaymak tek başına çözüm olmayabilir.
Ödeme planının, işletmenin gerçek nakit akışıyla uyumlu olması gerekiyor.
Mesele yalnızca yüzde 29 değil
Tartışmayı sadece "Yüzde 29 faiz yüksek mi, düşük mü?" sorusuna indirgemek de eksik bir yaklaşım olur.
Asıl bakılması gereken, esnafın karşısına çıkan toplam borç yüküdür.
Geçmişten biriken faizlerin borç hesabına dahil edilmesi ve ardından oluşan tutarın tecil kapsamında yüzde 29 faizle taksitlendirilmesi, zaten ödeme güçlüğü yaşayan işletmeler açısından yükü daha da ağırlaştırabilir.
Bu nedenle borcun anapara üzerinden hesaplanması önerisi ciddi biçimde değerlendirilmelidir.
Çünkü devlet açısından da mesele yalnızca alacağın kâğıt üzerinde büyümesi değildir. Önemli olan, o alacağın gerçekten tahsil edilebilmesidir.
Kâğıt üzerinde büyüyen ancak işletmenin ödeme gücünü aşan bir borcun tahsil kabiliyeti zayıflar.
Ayakta kalan esnaf ise üretmeye, istihdam sağlamaya ve vergi ödemeye devam eder.
Kepenk kapanırsa borç da ödenmez
Ekonomide bazen rakamların arkasındaki insanı gözden kaçırıyoruz.
Oysa küçük işletme yalnızca bir vergi numarasından ibaret değildir.
O dükkân bir ailenin geçim kapısıdır.
O atölye istihdamdır.
O işletme mahalle ekonomisinin parçasıdır.
Esnaf ise ekonominin en zor dönemlerinde dahi üretmeye ve hizmet vermeye devam eden kesimdir.
Dolayısıyla kamu alacağını tahsil ederken işletmenin ayakta kalıp kalamayacağını da hesaba katmak gerekir.
Kapanmış bir işletmeden vergi almak kolay değildir.
İşçisini çıkarmış bir işletmeden SGK primini tahsil etmek de kolay değildir.
Buna karşılık ayakta kalan, kazanan ve üretmeye devam eden esnaf hem borcunu öder hem ekonomiye katkı sunar.
Bu açıdan esnafa nefes aldırmak, devletin alacağından vazgeçmesi anlamına gelmez. Tam tersine, alacağın daha gerçekçi ve sürdürülebilir biçimde tahsil edilmesini sağlayabilir.
31 Ağustos son değil
31 Ağustos 2026, mevcut tecil ve taksitlendirme imkânından yararlanmak isteyen esnaf açısından kritik bir tarih.
Fakat tartışmanın 31 Ağustos'ta sona ermemesi gerekiyor.
Çünkü asıl mesele kaç kişinin başvurduğu değil, kaç başvurunun sürdürülebilir bir ödeme planına dönüşeceğidir.
HÜDA PAR'ın haftalık gündem değerlendirmesinde dile getirdiği "anapara üzerinden hesaplama" önerisi de bu açıdan dikkate değer bir başlık olarak masada duruyor.
Esnaf borcundan kaçmıyor.
Vergisini ödemek istemiyor değil.
Esnaf ayakta kalırsa vergi de öder, prim de öder, istihdam da sağlar.
Kepenk kapanırsa ise yalnızca bir dükkân kapanmaz.
Esnafın o borcu gerçekten ödeyebilmesini sağlayıp sağlayamadığımızdır.