ENFLASYONUN GÖLGESİNDEN ÜRETİM EKONOMİSİNE

Abone Ol

2023 yılına girildiğinde Türkiye ekonomisinin önündeki en büyük mesele yalnızca enflasyon değildi.

Asıl mesele; üretimle tüketim arasındaki dengenin bozulması, gelir dağılımındaki baskı ve faiz–borç–tüketim üçgenine sıkışmış ekonomik modeldi. Vatandaşın cebindeki paranın her ay biraz daha erimesi, market raflarındaki fiyatların günbegün değişmesi ve kira krizleri, ekonomiyi rakamlardan çıkarıp doğrudan hayatın merkezine taşıdı.

2023 ile birlikte başlayan süreçte Türkiye, bir taraftan küresel krizlerin etkisini taşırken diğer taraftan kendi ekonomik kırılmalarını onarmaya çalıştı.

Pandemi sonrası bozulan tedarik zincirleri, enerji maliyetleri, savaşlar ve dünyadaki yüksek enflasyon dalgası; içeride döviz baskısı ve maliyet artışlarıyla birleşince fiyatlar genel seviyesinde sert yükselişler yaşandı.

Ancak mesele yalnızca “fiyat artışı” değildi.

Türkiye uzun yıllardır tüketerek büyüyen bir ekonomik alışkanlığın bedelini ödüyordu. Kredi kartlarıyla desteklenen aşırı tüketim, ithalata dayalı yaşam biçimi ve üretimden uzaklaşan şehir ekonomileri; enflasyonu yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyolojik bir probleme dönüştürdü.

Bugün artık çok net görülüyor ki; bir ülke sürekli borçlanarak zenginleşemez.

Faizle dönen bir düzen, kısa vadede piyasaları canlı tutabilir; ancak uzun vadede üreticiyi zayıflatır, emeği değersizleştirir ve toplumun geleceğini ipotek altına alır.

Çünkü yüksek faiz; yatırım yerine paradan para kazanmayı teşvik eder.

Fabrika kuran değil, mevduata para koyan kazanır hâle gelir. Bu da üretim ekonomisinin ruhuna aykırıdır.

2024 ve 2025 yıllarında uygulanan sıkı para politikalarıyla birlikte enflasyonda kademeli bir dengelenme hedeflendi. Talebin frenlenmesi, kredi genişlemesinin kontrol altına alınması ve mali disiplin arayışları ekonomide yeni bir dönemin işareti oldu.

Fakat burada asıl önemli soru şuydu:

Türkiye yalnızca enflasyonu düşüren bir ülke mi olacak, yoksa ekonomik zihniyetini tamamen değiştiren bir ülkeye mi dönüşecek?

Çünkü kalıcı çözüm; sadece faiz artırmak değil, üretimi artırmaktır.

Gerçek bağımsızlık; ithal ürünleri daha pahalıya almak değil, kendi sanayisini büyütmekten geçer. Tarımını ayağa kaldıran, enerjide dışa bağımlılığı azaltan, teknolojide yerli üretimi destekleyen ülkeler krizlerden daha güçlü çıkar. Türkiye’nin de önündeki en büyük fırsat budur.

Denk bütçe anlayışı tam da burada hayati önem taşıyor.

Bir devletin sürekli açık veren bütçelerle geleceğe güvenle yürümesi mümkün değildir. Kamu harcamalarında disiplin, israfın önlenmesi ve kaynakların üretime yönlendirilmesi; ekonomik istikrarın temel taşıdır.

Devletin de milletin de artık tüketim merkezli değil, üretim merkezli bir anlayışa ihtiyacı vardır.

Bugün dünya yeni bir ekonomik kırılmanın eşiğinde.

Böyle bir dönemde Türkiye’nin kurtuluş reçetesi; daha fazla AVM yapmak değil, daha fazla fabrika kurmaktır.

Daha fazla ithalat değil, daha fazla ihracattır.

Daha fazla borç değil, daha fazla üretimdir.

Çünkü üretmeyen toplumlar, eninde sonunda başkalarının ürettiğine mahkûm olur.

2026’ya gelindiğinde Türkiye için asıl başarı kriteri yalnızca enflasyon oranının düşmesi olmayacaktır. Asıl başarı; gençlerin yeniden umutla geleceğe bakabilmesi, çiftçinin toprağa dönmesi, sanayicinin yatırım iştahının artması ve vatandaşın borçla değil alın teriyle yaşayabilmesidir.

Ekonomik bağımsızlık; rakamlardan önce bir ahlak meselesidir.

Tasarrufu küçümseyen, tüketimi hayat tarzına dönüştüren toplumlar krizlerden kaçamaz.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı olan şey; kontrollü harcama, güçlü üretim, denk bütçe ve faizsiz kalkınmayı merkeze alan yeni bir ekonomik iradedir.

Çünkü güçlü devletin yolu; güçlü üreticiden geçer.

Ve unutulmamalıdır:

Bir millet tüketerek değil, üreterek yükselir.