Diyarbakır’da iş dünyasına yönelik tehditler, haraçlar, kurşunlamalar son zamanlarda artmış durumda.
Diyarbakır’da geçtiğimiz gün meydana gelen, iş yerlerinin kapalı olduğu saatlerde kuyumcu esnafına yönelik gerçekleştirilen silahlı saldırılar, basit asayiş vakaları olarak geçiştirilemeyecek kadar ciddi bir tehdidin habercisidir.
Alın teriyle, helal kazancıyla ekmeğinin peşinde olan esnafı hedef alan bu saldırılar, aslında Diyarbakır’ın ekonomik bağımsızlığına, toplumsal huzuruna ve geleceğine yapılmış açık bir suikasttır.
Kepenklerin arkasından sinsice yürütülen bu kirli oyun, organize suç şebekelerinin şehrimize ve kamu düzenine meydan okuma girişimidir. Bu zorba çete yapılarına karşı devletin mutlak ve tavizsiz iradesini sahada göstermesi kaçınılmaz bir zorunluluktur.
Yarım yüzyıldır terör belasından, kandan ve istikrarsızlıktan çok çeken Diyarbakır halkı, büyük bedeller ödeyerek bugünkü huzur ortamına kavuşmuştur. "Terörsüz Türkiye" vizyonuyla sağlanan bu tarihi çatışmasızlık zemini, şehrin en büyük kazanımıdır.
Ancak çok net görülmektedir ki, “terörün gerilemesini fırsat bilen kimi organize suç şebekeleri, oluşan bu alanı kendi kirli rant kapılarına devşirmek istemektedir.”
Kaos ve gerginlikten beslenen, esnafa ve iş dünyasına baskı kurarak haraç toplamaya yeltenen bu yapılar, kendi “ilkel ve zorba kurallarını” şehre dayatmaya çalışmaktadır.
Bu zorbalığa geçit vermek, Diyarbakır’ı yeniden karanlık bir ortama teslim etmek demektir.
On yıllar boyunca Diyarbakır’ın nitelikli iş dünyası ve sermayesi, can ve mal güvenliği endişesiyle yatırımlarını batı illerine kaçırmak zorunda kalmıştır.
Diyarbakır, sermaye göçü nedeniyle ekonomik olarak hak ettiği noktaya gelememiştir.
Tam bu noktada, güven ortamıyla birlikte dışarıdan ve içeriden yatırımcılar Diyarbakır ekonomisine katkı sunmaya başlamışken, çetevari eylemler bu olumlu ivmeye dinamit koymaktadır.
Hiçbir yatırımcı, mülkiyet ve can güvenliğinin olmadığı, caddelerinde kurşunların uçuştuğu bir coğrafyaya sermaye aktarıp yatırım yapmaz.
Bu tehdit bertaraf edilmezse, sadece dış yatırımcı engellenmekle kalmayacak, yerli sermayenin de şehirden kaçışı hızlanacaktır.
Diyarbakır’ın kalkınmasını istemeyen şer odaklarının asıl hedefi de tam olarak budur.
Sorunun çözümü yalnızca kolluk kuvvetlerinin müdahalesiyle sınırlı değildir. Yerel dinamikler ve emniyet güçleri failleri ne kadar hızlı yakalarsa yakalasın, mevcut yasal mevzuattaki boşluklar ve caydırıcı olmayan cezalar, suçluları adliye koridorlarının arka kapısından topluma yeniden salmaktadır.
Yetersiz yaptırımlar, suç şebekelerini durdurmadığı gibi onlara pervasız bir cesaret vermektedir.
Bu noktada Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) tarihi bir görev düşmektedir. Esnafı haraca bağlayan, halkın huzurunu bozan ve organize suç işleyen çetelere karşı en ağır, esnetilemez ve tavizsiz cezaları içeren yasal düzenlemeler acilen yasalaşmalıdır.
Adalet mekanizması, bu suçları işleyenlerin cezalarını en ağır bir şekilde uygulamaya koymalıdır ki bu olaylar tekrarlanmasın.
Sivil toplum kuruluşlarının çetelere karşı ortak karar ve ortak hareketle iradeli durması tabii ki çok çok önemlidir ve olması gereken de budur.
Ancak…!
Sivil toplum kuruluşlarının sadece kınama mesajları yayınlaması veya yetkililerin teselli açıklamaları yapması, sahadaki korku ve tedirginliği gidermeye maalesef yetmemektedir.
Vatandaşın ve esnafın can ve mal güvenliğini mutlak surette sağlamak, devletin en temel varlık sebebidir.
Diyarbakır halkının yarım asırdır hasretle beklediği huzur ikliminin, üç beş sokak çetesi tarafından rehin alınmasına kesinlikle izin verilmemelidir.
Suç şebekelerinin hareket alanı tamamen kurutulmalı ve adalet mekanizması bu yapıların üzerine inmelidir.
Devletin yapacağı tek açıklama şu olmalıdır;
Diyarbakır’a korku salan çeteler yakalanmış, adalete teslim edilmiş ve en yüksek cezayı almaları sağlanmıştır.
Hepimiz biliyoruz ki!
Caydırıcı olmayan cezalar suç ve suçlulara engel olmamaktadır.