Faturalar, kira ve mutfak masrafları… Bugün Türkiye’de bir hanenin omzuna binen en ağır yükler bunlar. Eskiden “idare edilir” denilen gider kalemleri artık hane bütçesini felç eden birer krize dönüştü. Yaşam maliyeti durdurulamıyor, gelirler yerinde sayıyor, insanlar her geçen gün biraz daha yoksullaşıyor. Bu artık bireysel bir sorun değil; toplumsal bir alarmdır.
Açlık sınırı 31 bin 224 liraya yükselmiş durumda. Bu rakam, yalnızca bir istatistik değil; evine et, süt, sebze koyamayan milyonların sessiz çığlığıdır. Yoksulluk sınırı ise 101 bin 706 liraya çıkarak kritik eşiği çoktan aşmıştır. Bu ne demek? Dört kişilik bir ailenin insanca yaşayabilmesi için gereken gelir, ortalama maaşların çok ama çok üzerindedir. Yani çalışan yoksullar çağındayız.
Dar gelirli vatandaş, özellikle de asgari ücretli, yüksek faturaların altında eziliyor. Elektrik, doğalgaz, su… Temel ihtiyaçlar artık lüks gibi görülüyor. Kışın kombiyi kısmak, yazın klimayı açmamak bir tercih değil, mecburiyet. Market rafları el yakıyor, pazardan yarım kilo meyve almak bile hesap gerektiriyor. İnsanlar artık alışveriş listesi değil, vazgeçiş listesi yapıyor.
Asgari ücretlinin durumu ise içler acısı. Daha ücret cebine girmeden eriyor. Kira ödeniyor, faturalar yatırılıyor, geriye kalanla ay sonunu getirmek neredeyse imkânsız. Küçük bir sağlık harcaması, beklenmedik bir masraf tüm dengeyi altüst edebiliyor. Bir maaşla bir ay değil, bir hafta bile geçinilemiyor.
Bu tablo karşısında en çok yara alan kesim dar gelirli oluyor. Alım gücü her geçen gün biraz daha düşüyor. Aynı maaşla daha az gıda, daha az giysi, daha az umut satın alınabiliyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlik giderek büyüyor; zengin daha zengin olurken, yoksul daha da yoksullaşıyor. Orta sınıf eriyor, toplum keskin çizgilerle ayrışıyor.
Peki ne olacak? İnsanların hâli ne olacak? Bu soru artık her evde, her sofrada soruluyor. En temel ihtiyaçlar karşılanamaz hale gelmişken, gelecekten nasıl umut edilebilir? Gençler hayal kuramıyor, aileler çocuklarının ihtiyaçlarını karşılayamamanın vicdan yüküyle yaşıyor. Emekliler, yıllarca çalışmanın karşılığında yaşam mücadelesi veriyor.
Geçim sıkıntısı sadece cüzdanları değil, ruhları da yoruyor. İnsanlar borçla yaşıyor, kredi kartlarıyla nefes alıyor. Biriken borçlar, biriken stres, biriken öfke… Toplum sessiz ama derin bir yoksullukla karşı karşıya. Bu sessizlik aldatıcıdır; çünkü sabır da bir yere kadardır.
Çözüm mü? Öncelikle bu gerçeği inkâr etmemek gerekir. Rakamlarla değil, insanların mutfağıyla yüzleşmek şarttır. Ücretlerin yaşam maliyetine göre yeniden düzenlenmesi, temel tüketim kalemlerindeki vergi yükünün hafifletilmesi, dar gelirliyi koruyan sosyal politikaların güçlendirilmesi zorunluluktur. Aksi halde bu tablo daha da ağırlaşacaktır.
Unutulmamalıdır ki bir ülkede insanlar çalıştığı halde aç kalıyorsa, orada ciddi bir sorun vardır. Geçinemiyoruz demek bir bahane değil, bir isyandır. Ve bu isyan duyulmadıkça, sorunlar büyümeye devam edecektir. İnsanlar sadaka değil, adalet istiyor. İnsanca yaşamak istiyor. Çok mu şey istiyorlar?