Hayatımızın neredeyse her günü bir alışverişle geçiyor. Sabah işe giderken aldığımız bir simitten, internetten sipariş ettiğimiz bir eşyaya; ikinci el bir otomobilden mahalle bakkalından aldığımız ekmeğe kadar sürekli bir alım satım içindeyiz. Peki hiç düşündük mü? Bu sıradan gibi görünen alışverişler, aslında ahiretimiz için de bir imtihan olabilir mi?
İslam'ın cevabı son derece nettir: Evet.
Çünkü dinimiz, ibadeti sadece camiye, seccadeye veya Ramazan ayına hapsetmez. Ticaret de ibadetin bir parçasıdır. Helal kazanç peşinde koşmak nasıl ibadetse, o kazancı dürüstlükle elde etmek de kulluğun en önemli göstergesidir.
Ne yazık ki günümüzde "ticaretin gereği" denilerek normalleştirilen birçok davranış, İslam ahlakıyla bağdaşmıyor. Ürünün kusurunu gizlemek, gerçekte olmayan özelliklerini varmış gibi anlatmak, sosyal medyada yanıltıcı reklam yapmak, eksik gramajla ürün satmak ya da internet alışverişlerinde müşteriyi mağdur etmek...
Biliyorsunuz eksik tartan ve ölçen bir kavim helak olmuştur.
Kur'an-ı Kerim, bu konuda çok net bir uyarıda bulunur: "Eksik ölçüp tartanların vay haline! Onlar insanlardan alırken tam alırlar; fakat kendileri onlara verirken eksik ölçüp tartarlar." (Mutaffifîn Suresi, 1-3)
Bu ayet yalnızca terazide eksik tartmayı anlatmıyor. Aslında insanın kendisi için istediği hakkı başkası söz konusu olduğunda eksiltmesini eleştiriyor.
Dikkat edelim; ayet önce "alırken" diyor, sonra "satarken." Çünkü dürüstlük tek taraflı değildir.
Bugün bir müşteri düşünelim. Kasiyer yanlışlıkla yüz lira fazla para üstü verdi. "Nasıl olsa fark etmez." deyip cebine koyarsa bu dürüstlük olur mu?
Ya da internetten aldığı ürünü günlerce kullandıktan sonra hiçbir kusuru olmadığı hâlde "ayıplı ürün" diyerek iade etmeye çalışan biri... Satıcının zararını hiç düşünmeden bunu yapmak gerçekten hakka uygun mudur?
Demek ki dürüstlük sadece satıcının sorumluluğu değildir. Alıcının da vicdanı, imanı ve kul hakkı hassasiyeti vardır.
Elbette satıcıların sorumluluğu daha da büyüktür. Çünkü insanlar, kendilerine anlatılan bilgiye güvenerek alışveriş yaparlar. Bu güveni istismar etmek sadece müşteriyi değil, toplumdaki güven duygusunu da yaralar.
Peygamber Efendimiz (Sallahllahu Alleyhi Vessellem), ticarette güveni çok önemsemiş ve şöyle buyurmuştur: "Doğru ve güvenilir tüccar; peygamberler, sıddıklar ve şehitlerle beraberdir." (Tirmizi)
Yine bir başka Hadis-i Şerifte Hazreti Resûlullah'ın şu uyarısı hepimizin kulağında küpe olmalıdır: "Bizi aldatan bizden değildir." (Müslim)
Bu hadis, yalnızca pazarda hile yapan esnafa değil; sahte ilan hazırlayana, kusurlu arabayı boyatıp "hatasız" diye satana, ürün fotoğrafını filtrelerle gerçeğinden farklı gösterenlere ve her türlü hile yapanlara yöneliktir.
Aslında dürüstlük, kazancı azaltmaz; tam tersine bereketlendirir.
Bugün insanlar, güvendikleri esnaftan gözleri kapalı alışveriş yapıyor. Bir dükkânın en büyük sermayesi raflarındaki ürün değil, müşterisinin ona duyduğu güvendir. Güven kaybolduğunda en büyük sermaye de kaybedilmiş olur.
Bir düşünelim...
Bir markette yanlışlıkla fazla para üstü alan müşteri bunu geri verse...
Bir satıcı, ürünündeki kusuru müşterisine en baştan söylese...
Bir internet satıcısı, fotoğrafları olduğu gibi paylaşsa...
Bir alıcı, hakkı olmayan iadeye başvurmasa...
Belki birçok küçük olay yaşanacak; fakat büyük bir güven toplumu inşa edilmiş olacaktır.
Bugün ekonomik krizlerden, enflasyondan ve piyasalardaki belirsizliklerden sıkça söz ediyoruz. Oysa ekonominin görünmeyen ama en önemli sermayesi güvendir. Güven ise kanunlarla değil, ahlakla inşa edilir.
Son söz olarak şunu söyleyebiliriz: Müslüman, pazarda da Müslümandır; mağazada da, internette de, kasada da, muhasebe masasında da... Namaz kılarken gösterdiği hassasiyeti alışveriş yaparken de göstermedikçe ticaret gerçek anlamda ibadete dönüşmez.
Helal kazanç sadece çok para kazanmak değildir. Helal kazanç; kimsenin hakkını yemeden, kimseyi aldatmadan, gönül rahatlığıyla eve götürülen lokmadır. İşte o lokmanın bereketi, bazen büyük servetlerden daha değerlidir.