ASIL MÜKÂFAT YURDU: DÜNYA DEĞİL ÂHİRETTİR

Abone Ol

Bismillah...

İnsan, fıtratı gereği yaptığı her işin karşılığını görmek ister. Emek verdiğinde takdir edilmek, iyilik yaptığında karşılığını almak, ibadet ettiğinde huzur ve nimetle mükâfatlandırılmak arzusu taşır. Ancak çoğu zaman farkında olmadan mükâfatın adresini şaşırırız. Oysa hakikat şudur: Asıl mükâfat diyarı dünya değil, âhirettir.

Yüce Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'de dünya hayatının geçici ve aldatıcı olduğunu, asıl hayatın ise âhiret hayatı olduğunu bildirir. Dünya; imtihan yeridir, ücret ödeme yeri değil. Burada sabır vardır, mücadele vardır, gözyaşı vardır. Fakat tam karşılık, eksiksiz mükâfat ve gerçek adalet âhirette tecellî edecektir.

Peygamber Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve ashâbının hayatına baktığımızda bunu açıkça görürüz. Onlar en ağır imtihanlardan geçtiler; açlık, sürgün, işkence ve yokluk yaşadılar. Eğer mükâfat sadece dünyada olsaydı, en büyük nimetler onların olmalıydı. Hâlbuki onların asıl kazancı, ebedî âlemde saklıydı.

Bugün bizler de yaptığımız ibadetlerin, hizmetlerin ve fedakârlıkların karşılığını hemen görmek isteyebiliyoruz. Dua ediyoruz, hemen kabulünü bekliyoruz. Sadaka veriyoruz, hemen genişlik umuyoruz. Bir hayır yapıyoruz, takdir edilmek istiyoruz. Beklediğimiz karşılık gecikince de kalbimize kırgınlık düşebiliyor. Oysa mü'min bilir ki, Allah katında hiçbir amel zayi olmaz. Geciken, kaybolan değil; saklanan bir mükâfat vardır.

Dünya hayatı, kısa bir gölgelik gibidir. Yolcu orada biraz dinlenir, sonra yoluna devam eder. Akıllı olan, gölgelikte saray kurmaya çalışan değil; asıl menzile yatırım yapandır. Âhiret ise ebedîdir. Orada ne yorgunluk vardır ne haksızlık ne de eksik karşılık. Orada herkes yaptığının tam karşılığını görecektir.

Bu hakikati kalbimize yerleştirdiğimizde ibadetlerimiz daha ihlâslı olur. İnsanların takdirine değil, Allah'ın rızasına yöneliriz. Dünya nimetleri artsa da azalsa da istikametimiz değişmez. Çünkü biliriz ki bizim hesabımız dünya ile sınırlı değildir.

Sonuç olarak; mü'min, iyiliği karşılık görmek için değil, Allah rızası için yapar. Karşılığını da fanî dünyada değil, bâkî âhirette bekler. İşte gerçek huzur, bu idrake sahip olmaktır.