Araştırmacı-Yazar Selahattin Güneş ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide, Diyarbakır’ın bazalt taşlı küçelerinde büyüyen bir kuşağın hafızasına, kaybolmaya yüz tutmuş mahalle kültürüne ve geçmişten bugüne taşınan insani değerlere uzanan derin bir yolculuğa çıktık. Güneş, çocukluk anılarından komşuluk ilişkilerine, sokak oyunlarından bugünün şehir yaşamına kadar birçok konuda, Diyarbakır’ın ruhunu oluşturan toplumsal hafızayı samimi ve etkileyici bir dille anlattı.
İşte Amed Haber Yazarı Güneş ile yaptığımız söyleyişi;
Mekân ile insan arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?
İnsan, mekânla kurduğu bağ ölçüsünde kendi varlığına anlam biçen bir canlıdır.
Günümüzde şehirlerin değişimi sizce sadece fiziksel bir dönüşüm mü?
Bugün şehirlerin çehresi değişirken, sadece sokaklar ve binalar yenilenmemekte, asıl büyük dönüşüm insanlığın kolektif hafızasında gerçekleşmektedir. Sevginin yerini mekanik bir teknolojinin, samimiyetin yerini bencil hesaplaşmaların ve insanlığın yerini koca bir umursamazlığın aldığı bu çağda, geçmişe dönüp bakmak sadece lirik bir özlem değil, kaybedilen insani değerlerin peşine düşme çabasıdır.
Geçmişin hikâyeleri yeni nesiller için neden önemlidir?
Bu bağlamda, geçmişin bağrında kalmış tozlu hikâyeler, yarınları inşa edecek olan yeni nesiller için hayati bir pusula niteliği taşımaktadır.
Çocukluk anılarınızın en güçlü tarafı neydi?
Anıların en canlı, en sahici durakları, şüphesiz ki çocukluğun geçtiği o coğrafyaya aittir.
Diyarbakır küçeleri sizin için ne ifade ediyor?
Diyarbakır’ın Karacadağ’ın lavlarından miras kalan bazalt taşlarıyla örülü, o dar ve gölgeli "küçeleri", bir sokaktan çok daha fazılasını ifade etmekteydi. Bu küçeler, komşuluk ilişkilerinin binaların yüksek duvarlarını aşarak avlulara taştığı, toplumsal dayanışmanın ve güvenin adeta taşa kazındığı birer yaşam alanıydı.
O dönem insanların hayata bakışı nasıldı?
O dönemde evler, üzerindeki hatıraların ağırlığı ve yaşanmışlıkların kıymetiyle değer kazanırdı, eşyaların piyasa değeri insan ruhunun önüne geçmezdi. İnsanlar aldıklarıyla ya da tükettikleriyle değil, hayatlarındaki diğer insanlara verdikleri emekle, gösterdikleri vefayla tartılırdı. ---
Komşuluk ilişkileri ve toplumsal dayanışma nasıldı?
Değerlerin henüz değersizleşmediği o yıllarda, bir komşunun evinde yas olduğunda, en az üç gün boyunca "ayıp sayılır" diyerek evlerde varsa TV’in üzerine örtü örtülür, radyo dahi açılmaz, başkasının acısı kendi yası kabul edilirdi. Şimdiyse utanma duygusunun yerini umursamazlığa bıraktığı, ayıpsız ve vicdanen sağır bir dünyanın tam ortasında yaşam mücadelesi veriyoruz.
Çocukluğunuzun teknolojiden uzak tarafını nasıl anlatırsınız?
Çocukluk kavramının dijital ekranlar, tabletler, akıllı telefonlar ve insanı dünyadan yalıtan televizyonlar tarafından esir alınmadığı o son şanslı dönemin çocuklarıydık.
Okuldan döndüğünüzde sizi nasıl bir dünya karşılıyordu?
İlkokul yıllarında, okuldan eve döndüğümüzde bizi bekleyen şey yapay bir sanal evren değil, hayatın ta kendisiydi. Önlüklerimizi alelacele odanın bir köşesine fırlatır, koşa koşa mutfaktaki en büyük lükse, ekmeğin üzerine sürdüğümüz o mis kokulu salçaya sığınırdık. Elimizde o salçalı ekmekle kendimizi küçenin sıcaklığına bıraktığımızda, mutluluk tam da o lokmanın lezzetinde saklıydı. Bugünün ketçaplı, mayonezli, fabrikasyon dünyasının suni tatları, o günün emeğinin ve saflığının lezzetine asla yaklaşamaz.
O dönem oyuncaklarınız ve oyun anlayışınız nasıldı? Küçe’lerde oynadığınız oyunlardan biraz bahseder misiniz?
O yıllarda pilli, dijital ya da uzak diyarlardan ithal edilmiş süslü oyuncaklarımız yoktu. Bizler, yaratıcılığımızı ve hayal gücümüzü oyun arkadaşımız yapardık. Sokaklardan topladığımız hurda metal tellerden kendi ellerimizle tel’den arabalar yapar, o dar küçelerde tel arabaları yarıştırırdık. Meşrubat (gazoz) kapakları en kıymetli oyun aracımız, kibrit kutuları (mahalli dilimizle MAL derdik) ise cebimizde sakladığımız en büyük hazinemizdi. Bulabilirsek kibrit çöplerinden küçücük evler yapardık.
Tozlu toprağın ve bazalt taşların üzerine diz çöker, mahalli dilde "gar" dediğimiz cam bilye oyunlarını büyük bir hırsla oynardık. Hele o bilyelerin en büyüğü, en heybetlisi olan "goge" elimize oturdu mu, kendimizi dünyaları fethedecek güçte hissederdik. Küçelerimiz sadece bilye sesleriyle değil, adını çocukluğun saf lügatinden alan rengarenk oyunlarla şenlenirdi. "Meyre" (misket çizgisi) çekilir, eller toz toprağa bulanarak geleceğe dair ilk iddialar o çizgide vurulurdu. Akşamüstleri, güneş bazalt duvarların arkasına çekilmeye başladığında küçenin bir köşesinden "Sobe" (saklambaç) çığlıkları yükselirdi. Taş duvarların oyukları, kapı önlerindeki koca eyvanlar en gizemli sığınaklarımız olurdu, ebenin sesini nefesimizi tutarak dinlerdik.
Erkek çocukları bir sıraya dizilir, sırt sırta verip "Birdirbir" oynarken, kız çocukları tebeşirle taşların üzerine çizdikleri "Çizgi" (seksek) oyununda adeta hayatın engellerini sekerek aşmayı öğrenirlerdi.
Mahallede adalet ve arkadaşlık anlayışı nasıldı?
Ne zaman bir haksızlık olsa, küçenin adalet terazisi kurulur, "çemik" (taş) fırlatılır, oyunun kuralları yoldaşlıkla yeniden yazılırdı. Uzun iplerle sardığımız ahşaptan yapılmış topacı salmamız, kimin topacının daha çok ve dengeli döneceğini uzun uzun seyretmemiz bize ne büyük bir dünya keyfi verirdi!
Uçurtma uçurmanın sizin için anlamı neydi?
Hafta sonları ise çıtalardan ve naylonlardan çattığımız kendi uçurtmalarımızı mahallemizdeki büyük boş meydanlarda, Hevsel Bahçeleri’ne doğru esen rüzgâra, gökyüzünün özgürlüğüne salardık. Uçurtmamız göğe yükseldikçe, çocuksu hayallerimiz de onunla birlikte sınırları aşardı.
O dönemin okul hayatını nasıl anlatırsınız?
Evimize en yakın ilkokula giderdik, gösterişten, ekonomik ayrışmadan bağımsız, siyah önlük ve beyaz yaka ne keyifliydi. Kravatla tanışmamızın zamanı ortaokul, biraz daha uzakta olurdu… Lise ise 4-5 km uzaklıktaydı.
Okula ulaşım nasıldı?
Okul servisiymiş, anne-babamızın özel arabasıyla okula gitmekmiş, bizim zamanımızda yoktu. Mahalle arkadaşlarımız ile elimizde defter-kitaplar, tek mevsimlik ayakkabı ile tabana kuvvet, muhabbetlerle yol alırdık okula doğru, yazın sıcağında, kışın amansız soğuğunda…
Yaz tatilleriniz nasıl geçerdi?
Yazın okulların olmadığı zamanlarda takke başımızda, boynumuzda kuran kılıfı Camiye Elifba dersi almaya giderdik. Yaşımızın verdiği güç ve beceriye göre su, tatlı ve simit satma, çekiliş yaptırma gibi işler ile ailemizin ekonomisine katkıda bulunurduk.
Mahalle yaşamı ve ev kültürü nasıldı?
Mahallede evler genelde tek katlı ya da avluluydu. Damdan dama uzun atlamalarla komşu evin damına geçer, dünyayı o yüksekten seyrederdik.
Kış mevsimi çocuklar için nasıl geçerdi?
Eskiden çok kar yağardı… Çok fazla kar yağdığında kardan adamdan tutun, kardan köprüler inşa ederdik soğuğa ve hastalanmaya hiç aldırmadan. Şimdiki gibi kaykaylar yoktu, evlerden kaptığımız leğenler ile buz tutmuş yollarda, buzda kayardık birbirimize çarpa çarpa, kahkahalarla…
O yılların insan ilişkilerini nasıl özetlersiniz?
Ve daha neler neler vardı… Büyüklere sonsuz bir saygı, küçüklere şefkat, hayatın her anında edep vardı. Çocukluğumuzun masumiyeti hep bizimle beraber yürürdü.
Elektrik kesintileri ve akşam ortamları nasıldı?
Çoğu evde televizyon olmadığından geç saatlere kadar dizi izleyerek vakit öldürülmezdi. Çoğu zaman elektrikler kesilir, gaz lambasının ya da mum ışığının loş sıcaklığında, büyüklerin anlattığı kadim masallarla hep erken uyunurdu, sabahın bereketine de erkenden kalkılırdı tabii ki.
O dönemin diğer oyunları nelerdi?
El, göz ve dikkatin üçgeniyle, 5 adet küçük taşlarla Beştaş oynardık, ailemizle, arkadaşlarımızla… coğrafi haritadan ülke ve şehir bulma oyunları oynanırdı… Bulabildiğimiz plastik toplar ile futbol vazgeçilmezlerimizdendi… TOPŞİŞ oyunu vardı… oyun oynarken plastik top söndüğünde “Top şiş”! diye bağırdığımızda tüm oyuncular oldukları yerde topu şişirinceye kadar beklerlerdi… İsim şehir oyunu oynamayan yoktur herhalde!….ve daha nice oyunlarımız vardı.
Mahallede imece kültürü nasıl yaşanıyordu?
Komşular ile imece usulünde Şehriye kesmeleri anneler, teyzeler ve ablalar ile yapılırdı…sohbetler-dedikodu dahil-gecenin geç saatlerine kadar devam ederdi.
Kış hazırlıkları nasıl yapılırdı?
Yazın kışlık hazırlıkları yapılırdı…iğne ile ipe geçirilen Biber-patlıcan kurutmalar 2 hafta kadar güneşte bekletilirdi. Evlerin Damlarında büyük tepsi ve Sinilerde domates ve biber salçası yapma hazırlıkları vardı…ve güneşin altında kıvamını alıncaya kadar tahta kaşıklarla karıştırılırdı.
Günümüz şehir hayatına baktığınızda ne hissediyorsunuz?
Şimdilerde o yüksek katlı beton bloklarda, asansör aynalarında birbirine yabancı gözlerle bakan, kapı komşusunun adını dahi bilmeyen yalnız ruhları gördükçe, o karanlık ama içi aydınlık geceleri daha çok özlüyoruz.
İnsan sizce sadece biyolojik bir varlık mıdır?
İnsan, aslında sadece etten ve kemikten ibaret bir varlık değildir, insan, hatırladıkları, hiç unutamadıkları ve kimi zaman da içinde ukde kalıp yaşayamadıklarıdır. Bugün geriye dönüp baktığımızda özlediğimiz o eski mahalleler, toprağa verdiğimiz yakınlarımız ve çocukluğumuz bir daha asla geri gelmeyecek. Avucumuzda sadece sızlayan, hiç geçmeyen koca bir özlem kalmış.
Bugünün çocuklarına baktığınızda ne düşünüyorsunuz?
Şimdiki çocukların akıllı telefon ekranlarındaki sahte ışıklarda kayboluşunu izledikçe, bizim o tozlu küçelerde bıraktığımız insanlığın büyüklüğünü daha iyi anlıyorum.
Bu geçmiş bugün için neden önemlidir?
Ancak bu durum bizi ümitsizliğe sevk etmemelidir. Yaşadığımız bu geçmiş, bizim kültürel kimliğimizin ve toplumsal genetiğimizin en değerli yapı taşıdır.
Yeni nesillere ne aktarılması gerektiğini düşünüyorsunuz?
Belki o tarihi küçeleri, o taş duvarlarda yankılanan "gar" seslerini, "sobe" çığlıklarını fiziksel olarak yeniden kuramayız. Fakat beton binaların arasında sıkışmış, ekranların karşısında dünyadan kopmuş çocuklarımıza bu anıları, bu insani değerleri anlatmak her anne babanın boynunun borcudur.
Çocuklara geçmişin hangi yönleri öğretilmeli?
Yapabiliyorsak, çocuklarımıza o tel arabaları yapmayı öğretmeli, bir "goge"nun heyecanını hissettirmeli, topacın dönüşündeki o sabrı göstermeli ve onlara geçmişin o saf kokusunu koklatmalıyız.
Kültürel süreklilik açısından geçmiş neden bu kadar önemlidir?
Çünkü geçmişinin kokusunu içine çekmeyen, nereden geldiğini bilmeyen bir çocuk, gelecekte hep bir tarafı eksik, hep öksüz kalacaktır. Kültürel süreklilik, geçmişi bugünün çocuklarıyla yaşatabildiğimiz ölçüde anlam kazanacaktır.
Kendi kuşağınızı nasıl tanımlarsınız?
Bizim nesil birçok açıdan dönüşümü çok hızlı, çok sert yaşadı, ama ruhumuzun mayasını o dar küçelerin harcıyla, betona yenilmeyecek kadar güçlü bir hafızaya sahip oldu. Zor şartlar insanın üretim gücünü ve içindeki cevheri daha çok ortaya çıkarır. İşte bu yüzden, o zorlukları göğüsleyen bizim neslimiz, aslında ihtiyaçtan doğan bir medeniyet inşa etti. Kendi oyuncaklarımızı kendimiz yapıyor, oyunun kurallarını yine biz yazıyorduk. Yokluğun getirdiği imkansızlıklara meydan okuyarak, bir yetişkin olgunluğuyla üretiyor ve kendi irademizle özgürce yaşamaya çalışıyorduk. O dönemde sadece yaşımız küçüktü, projelerimiz, hedeflerimiz, oyunlarımız ve cesaretimiz ise bizden çok daha büyüktü.