"Söz Gümüşse Sükût Altındır."
Bu atasözünün anlam ve değerini son yıllarda fazlasıyla anladığımıza inanıyorum.
Oysa bugün yaşadıklarımız bize şunu da hatırlatıyor, Sessizlik her zaman erdem değildir, bazen sorunların üzerini örten bir kaçış biçimidir. Altın da tam olarak böyledir. Yüzyıllardır güvenin, istikrarın ve zenginliğin sembolü olarak görülen altın, bugün sorgulanması gereken bir alışkanlığın merkezinde duruyor.
"Altın savaşları sever" deniliyor.
Doğrudur. Ama asıl soru şu,
Altını seven kim? Savaşın, krizin, gözyaşının kazandırdığı bir değerden söz ediyorsak, burada masum bir yatırım aracından değil, korku üzerinden beslenen bir refleks hâlinden bahsediyoruz.
"İnsanlık ne zaman belirsizlik yaşasa, ilk yaptığı şey üretmekten vazgeçip saklamaya yönelmek oluyor."
Altın da bu korkunun en parlak bahanesi hâline geliyor.
Tarih bize altının ihtişamlı yüzünü anlatır. Antik Mısır'da Nil kıyılarında keşfedilen altın, Yunan ve Roma'da gücün simgesi olmuş, Orta Çağ'da kiliseleri süslemiş, Rönesans'ta sanata hayat vermiştir. Ancak tarih kitapları çoğu zaman altının diğer yüzünü anlatmaz.
Uğruna yapılan savaşları, sömürülen toprakları, köleleştirilen insanları…
Altın yalnızca medeniyetleri yükseltmemiş, aynı zamanda adaletsizlikleri de derinleştirmiştir.
Bugün geldiğimiz noktada ise tablo daha düşündürücü. Merkez bankaları altın stokluyor, büyük fonlar altına yatırılıyor, küçük yatırımcı ise "en güvenli liman" diyerek elindeki son parayı bile altına gömüyor.
Peki sonuç ne? Piyasada nakit yok. Ticaret durgun. Üretim zayıf. Herkes kazanıyor gibi ama ortada dönen gerçek bir değer yok.
En ağır bedeli kim ödüyor? Gençler. Evlilik hayali kuranlar. Hayat kurmaya çalışanlar. Altın fiyatları yükseldikçe, düğünler erteleniyor, hayaller küçülüyor. Bir başka kaybeden ise reel sektör. İnsanlar parasını ev almaya, iş kurmaya, üretime yatırmak yerine "nasıl olsa altın artıyor" diyerek beklemeyi tercih ediyor. Bu bir yatırım değil, bu toplumsal ekonomik bir durgunluk hâlidir.
Son dönemde yaşanan küresel gelişmeler ve Aşırı basılan dolardan kaçıştan dolayı altına yönelimi hızlandırdı. Ancak burada da sormamız gereken bir soru var. Tepki olarak üretimden kaçıp altına sığınmak, gerçekten bir duruş mudur, yoksa sadece rahatlatıcı bir kaçış mı?
Evet, jeopolitik riskler, liderlerin açıklamaları, döviz kurlarındaki dalgalanmalar altını etkiliyor. Evet, uzmanlar her gün ekranlarda altın tahminleri yapıyor. Ama kimse şu gerçeği yüksek sesle söylemiyor.
"Yastık altındaki altın, bu ülkeye yük olmaktan başka bir işe yaramıyor." Ne istihdam yaratıyor ne üretim sağlıyor ne de kalkınmaya katkı sunuyor.
Asıl mesele, altını sadece saklamak değil, onu üretime, ticarete ve katma değere dönüştürebilmektir. Değerli olanı daha da değerli kılmanın yolu, onu ekonominin içine dâhil etmekten geçer.
Altını kutsallaştırmayı bırakmadığımız sürece bu kısır döngü devam edecektir. Altın bir araçtır, amaç değil. Değerli olabilir ama tek başına değer üretmez. Değer, emekle, fikirle ve üretimle oluşur. Altını ticarete, sanayiye, teknolojiye dönüştüremediğimiz sürece hep aynı yerde sayarız.
Ve belki de bu süreçte en sessiz çığlığı atanlar altın borcu olanlardır. Kimse onları konuşmaz. Fiyatlar yükseldikçe omuzlarındaki yük ağırlaşır, ama kimse bu "kazancın" onların kaybı olduğunu görmek istemez.
Altın Altundur, evet.
Ama her parladığında herkese kazandırmaz.
Altını güvenli bir liman olarak görmemiz belki de sadece, korkularımızı da yansıtmıyor mu?