AİDİYET KRİZİNİN ANATOMİSİ

Abone Ol

Diyarbakır’daki eğitim kurumlarında sessizce büyüyen, nesillerin geleceğini tehdit eden derin bir yara var:

Aidiyet eksikliği

Diyarbakırlı gençlerimiz, farklı sebeplerden dolayı içinde yaşadıkları ülkenin yönetimine bir türlü ısınamadı; otoriteyle sağlıklı bir bağ kuramadı ve aidiyet duygusunu tam anlamıyla geliştiremedi. Yetkililer ise bu soruna kalıcı çözümler üretmek yerine çoğu zaman yüzeysel yaklaşımlarla yetindi, meselenin özüne inmeyi başaramadı. Sorun, yalnızca güvenlik tedbirleriyle, baskıcı yöntemlerle ve zorlayıcı politikalarla okunmaya çalışıldı; bu da beraberinde yeni kırılmaları getirdi.

Evet, bu mesele çoğu zaman yanlış okundu. Kolaycı bir söylemle ‘gençler devlete bağlı değil’ demek, aslında sorunu çözmek değil; sorunun üzerini örtmekten başka bir anlam taşımamaktadır.

Gerçek şu ki, aidiyet bir sonuçtur, sebep değil.

Bir çocuğa yıllarca sadece kurallar, sınavlar ve yasaklar gösterip; adalet, şefkat ve fırsat eşitliğini yeterince hissettirmezseniz, o çocuk devleti bir “ait olunan yapı” değil, “uzak bir güç” olarak görür. Bu sadece Diyarbakır’ın değil, sistemin aynaya bakması gereken bir gerçektir.

Diyarbakırlı ekser öğrenci ve gençler, devleti hayatını kolaylaştıran bir destek değil, sürekli ölçen, eleyen ve zorlayan bir mekanizma olarak algılıyor.

Bu algı kırılmadan aidiyet inşa edilemez.

Dahası var.

Ekonomik sıkıntılar içinde büyüyen bir çocuk için “aidiyet” ikinci plandadır. O çocuk önce geçim derdini, sonra kimlik duygusunu düşünür. Açlıkla, yoksullukla, umutsuzlukla mücadele eden bir zihne “sadakat” öğretmeye çalışmak, temeli atmadan çatı kurmaya benzer.

Bir diğer kritik mesele ise eğitim ortamının ruhudur.

Sürekli öğretmen değişen, kalabalık sınıflarda kaybolan, kendini ifade edemeyen bir öğrenci…
Okulla bağ kuramaz. Okulla bağ kuramayan, devletle hiç kuramaz.

Aidiyet dediğimiz şey; bir müfredat konusu değil, yaşanan bir duygudur.

Eğer bir öğrenci; adil davranıldığını görmüyorsa, fikrinin değer gördüğünü hissetmiyorsa ve geleceğe dair umut besleyemiyorsa orada aidiyet değil, mesafe büyür. Bağlılık değil, kopuş olur.

Aile ve çevre dili de bu tabloyu besler. Devlete dair sürekli güvensizlik üreten bir söylem çocuğun zihninde derin iz bırakır. Çünkü çocuklar, en çok duyduklarına inanır.

Peki, çözüm ne?

Çözüm sert sloganlar değil; sahici temastır.

Devlet; sadece denetleyen değil, destekleyen yüzünü göstermeli, okulları sadece sınav merkezi değil, karakter ve güven inşa alanı haline getirmeli, öğretmeni güçlendirmeli, öğrenciyi görünür kılmalı, adaleti hissettirmeli ve fırsatı eşitliği sağlamalıdır.

“Hükümet, özellikle ‘son çözüm süreci’nin içini sağlam politikalarla doldurmalıdır. Geçmişte yaşanan tecrübelerden gerekli dersler çıkarılmalı ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yönetim anlayışında farklı kavimlere, dinlere, mezheplere ve meşreplere gösterilen yaklaşım örnek alınmalıdır.

Osmanlı İmparatorluğu’nda halk, devleti adeta kendi baba ocağı gibi görür; aidiyet, sadakat ve bağlılık duygusunu derinden hissederdi. Yüzyıllar boyunca insanlar kendi inançları, kültürleri ve yaşam biçimleriyle var olma hakkına sahipti. Toplumsal ilişkilerde karşılıklı saygı, anlayış ve birlikte yaşama iradesi hâkimdi.

Ne var ki, modern dönemde ‘ulus devlet’ anlayışının benimsenmesi ve güvenlik merkezli, baskıcı polisiye uygulamaların öne çıkmasıyla birlikte toplumsal yapıda çözülmeler başlamış; zamanla aidiyet, sadakat ve bağlılık duyguları zayıflamış, devlet ile toplum arasındaki gönül bağı ciddi şekilde sarsılmıştır.”

Çünkü aidiyet anlatılarla değil tecrübeyle ve pratik çözümlerle oluşur.

Sözün özü;

Bir çocuk devlete ait hissetmiyorsa, önce dönüp şu soruyu sormak gerekir:
Devlet o çocuğun hayatında ne kadar yer alıyor, nasıl yer alıyor?

Cevap net değilse, sorun çocukta değil; kurulan ilişkidedir.