<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>Amed Haber | Diyarbakır Haber | Diyarbakır Haberleri | Güncel | Siyasi | Ekonomi</title>
    <link>https://www.amedhaber.net</link>
    <description>Doğru, güvenilir ve tarafız habercilik</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.amedhaber.net/rss/analiz" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2024. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Mon, 11 May 2026 17:14:07 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/rss/analiz"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA["Fiber optik" İHA'lar: Hizbullah'ın yeni silahı siyonist rejimi zorluyor]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/fiber-optik-ihalar-hizbullahin-yeni-silahi-siyonist-rejimi-zorluyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/fiber-optik-ihalar-hizbullahin-yeni-silahi-siyonist-rejimi-zorluyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hizbullah'ın fiber optik kabloyla yönlendirilen insansız hava araçları, sahada dengeleri değiştiriyor. Elektronik karıştırmaya karşı dayanıklı bu sistemler, siyonist rejim ordusu için ciddi bir tehdit haline geldi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>Güney Lübnan'daki çatışmalarda Hizbullah'ın kullandığı fiber optik kabloyla yönlendirilen insansız hava araçları (İHA), sahada dikkat çekici bir kırılma oluşturdu. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Küçük, gizlenebilir ve düşük maliyetli olan bu sistemler, siyonist rejim askerlerini doğrudan hedef alabilen etkili bir silaha dönüştü.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu yeni teknoloji, son günlerde yaşanan saldırılarda etkisini açık şekilde gösterdi. </span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Elektronik harbe karşı geliştirilen hamle</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hizbullah'ın bu sistemi mart ayı başında başlayan son çatışma sürecinde ilk kez kullandığı belirtilirken, askeri uzmanlar bunun tesadüfi değil, doğrudan elektronik harp sistemlerine karşı geliştirilen bir karşı hamle olduğunu vurguluyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlara göre, siyonist rejimin elektronik karıştırma ve sinyal kesme kapasitesi, klasik kablosuz İHA'ları büyük ölçüde etkisiz hale getirince, Hizbullah fiber optik kontrollü sistemlere yöneldi. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu sayede İHA ile operatör arasında doğrudan fiziksel bağlantı kuruluyor ve sinyal kesme ya da GPS karıştırma girişimleri tamamen devre dışı kalıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>"Görünmez" ve durdurulması zor bir silah</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu İHA'ların öne çıkan özellikleri arasında düşük irtifada yüksek hızla uçabilmeleri, radar ve ısı izi bırakmamaları ve karmaşık arazilerde dahi yüksek çözünürlüklü görüntü aktarabilmeleri yer alıyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ayrıca bazı modellerin 10 ila 30 kilometre menzile sahip olduğu ve 10-20 kilogram arası patlayıcı taşıyabildiği ifade ediliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Askeri analizlere göre bu sistemler, siyonist rejimin "Trophy" gibi aktif koruma sistemlerini de aşabiliyor ve zırhlı araçlara karşı ciddi tehdit oluşturuyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Düşük maliyetli olmalarına rağmen sahada yüksek etki üretmeleri, bu İHA'ları "asimetrik savaşın" öne çıkan unsurlarından biri haline getiriyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Siyonist rejimde hazırlıksızlık ve çözüm arayışı</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Siyonist rejim cephesinde ise bu yeni tehdit karşısında ciddi bir hazırlıksızlık dikkat çekiyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>İşgalci askeri yetkililer, bu tür İHA'ların son dönemde ortaya çıkan yeni bir tehdit olduğunu kabul ederken, sistemlerin tespit edilmesinin ve etkisiz hale getirilmesinin son derece zor olduğunu belirtiyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Eski hava savunma yetkilileri, bu İHA'ların küçük boyutları, yüksek hızları ve alçak irtifada uçmaları nedeniyle radar sistemlerinden kaçabildiğini ve tespit edilse bile takibinin zor olduğunu ifade ediyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Geciken önlemler ve sahadaki doğaçlama çözümler</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Batı basınına yansıyan değerlendirmelerde de siyonist rejimin bu alanda yeterli hazırlık yapmadığı ve İHA tehditlerini uzun süre ikinci planda bıraktığı yönünde eleştiriler yer aldı. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Özellikle Ukrayna'daki savaşta benzer teknolojilerin kullanıldığına dikkat çekilmesine rağmen gerekli önlemlerin zamanında alınmadığı vurgulandı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sahadaki birliklerin ise bu tehdide karşı doğaçlama yöntemlere başvurduğu, askeri araç ve mevzilerin ağlarla kaplanarak İHA'ların fiziksel olarak engellenmeye çalışıldığı aktarıldı. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ancak bu yöntemlerin kalıcı çözüm sunmadığı ve sahadaki kayıpları önleyemediği belirtiliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Artan baskı ve derinleşen kriz</strong></span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Uzmanlar, fiber optik kontrollü İHA'ların etkinliğini sürdürmesinin, siyonist rejim ordusu içinde moral bozukluğuna yol açtığını ve sahadaki operasyonel zorlukları artırdığını ifade ediyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Yoğun hava saldırılarına rağmen bu sistemlerin etkisiz hale getirilememesi, askerî açıdan önemli bir zafiyet olarak değerlendiriliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Analizlere göre bu yeni teknoloji, savaş alanında düşük maliyetli ancak yüksek etkili çözümlerin ne kadar belirleyici olabileceğini ortaya koyarken, siyonist rejim için çözülmesi zor bir güvenlik açığını da gözler önüne seriyor. </span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/fiber-optik-ihalar-hizbullahin-yeni-silahi-siyonist-rejimi-zorluyor</guid>
      <pubDate>Fri, 01 May 2026 14:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/05/fiber-optik-ihalar-hizbullahin-yeni-silahi-siyonist-rejimi-zorluyor.jpg" type="image/jpeg" length="97439"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Akpınar: Aileler çocuklarını İslami eğitim modeliyle yetiştirmeli]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/akpinar-aileler-cocuklarini-islami-egitim-modeliyle-yetistirmeli</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/akpinar-aileler-cocuklarini-islami-egitim-modeliyle-yetistirmeli" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çocuk yazarı Betül Özdemir Akpınar, günümüzde çocukların korunmasız bir ortamda yetiştiğini belirterek, ailelerin çocuk eğitiminde İslami modeli esas alması gerektiğini vurguladı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Çocuk yazarı Betül Özdemir Akpınar, günümüzde çocukların korunmasız bir dünyada yetiştiğine yönelik toplumsal kaygıların arttığını belirterek, bu durumun aşılmasında en önemli sorumluluğun ailelere düştüğünü ifade etti. </span></span></p>

<p><span><span>Ailenin, toplumun en küçük yapı taşı olduğunu vurgulayan Özdemir Akpınar, çocukların İslami bir eğitim modeliyle yetiştirilmesinin hem bireysel gelişim hem de toplumsal güven açısından belirleyici olduğunu dile getirdi. Ayrıca, bu temelin atılmadığı durumlarda alınan güvenlik önlemlerinin tek başına yeterli olmayacağını söyledi.</span></span></p>

<p><span><span>Ailelerin çocuklarıyla İslami bir ahlak çerçevesinde ilgilenmeleri gerektiğini belirten Betül Özdemir Akpınar “Günümüzde çocukların korunmasız bir dünyada yetiştiğine dair toplumda ciddi bir kaygı ve panik havası olduğunu düşünüyorum. Bu durumu aşmanın temel noktasının ailede başladığı kanaatindeyim. Aileler, çocuklarıyla ne kadar İslami ahlak çerçevesinde ilgilenirse, çocukların ahlakı ve yaşam tarzı da topluma o ölçüde yansır. Böylece tabandan tavana doğru bir gelişim ve güzelleşme sağlanabilir.” dedi.</span></span></p>

<p><img alt="" height="910" src="https://ilkha.com/upload/img/84d2b75b-0398-4b38-8965-f91467cf9b3c.jpg" width="1366" /></p>

<p><span><span>Çocukların İslami bir ahlak çerçevesinde yetiştirilmediği sürece alınan güvenlik önlemlerinin bir anlam ifade etmediğini belirten Özdemir Akpınar “Çünkü toplumun en küçük yapı taşı ailedir. Ailede temeli atılmayan, aile tarafından desteklenmeyen hiçbir yapı ya da kurum uzun vadede ayakta kalamaz. Bu nedenle aileler, çocuklarını İslami ölçülere uygun şekilde yetiştirdiklerinde, aslında sağlıklı bir toplumun inşasından söz edebiliriz. Aksi halde, ne kadar güvenlik önlemi alınırsa alınsın, bireyin iç dünyası ve vicdanı gelişmediği sürece toplumda gerçek bir ilerleme ve güven ortamı sağlanamaz.” şeklinde konuştu.</span></span></p>

<p><span><span>İslami bir eğitim modeline sahip kitaplarla çocuk eğitiminin desteklenmesi gerektiğini vurgulayan Özdemir Akpınar “Peki aileler bunu nasıl yapabilir? Bu noktada çocuk kitapları önemli bir araçtır. Özellikle İslami temeller üzerine kurgulanmış çocuk kitaplarıyla çocukların gelişimi desteklenebilir. Günümüzde modern psikoloji daha çok çocuğun haz ve keyif odaklı dünyasına yöneldiği için, bunun doğal bir sonucu olarak daha bireyci ve kendini önceleyen çocuklarla karşılaşabiliyoruz.” ifadelerini kullandı.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span>Sözlerine son olarak psikolojik açıdan İslami kitapların toplum açısından ön planda olması gerektiğini belirten Özdemir Akpınar “Bu nedenle hem çocuk edebiyatında hem de yetişkin edebiyatında İslami psikolojiyi merkeze alan, ahiret bilincini önceleyen eserlerin daha fazla ön plana çıkması gerektiğini düşünüyorum. Anne ve babaların da bu noktada bilinçli davranarak çocuklarını bu tür eserlerle desteklemesi büyük önem taşımaktadır.” dedi.</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/akpinar-aileler-cocuklarini-islami-egitim-modeliyle-yetistirmeli</guid>
      <pubDate>Fri, 01 May 2026 14:32:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/05/akpinar-aileler-cocuklarini-islami-egitim-modeliyle-yetistirmeli.jpg" type="image/jpeg" length="41360"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Yapay zekâ çağında propaganda: Kullanıcı nasıl "araç" hâline getiriliyor?]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/yapay-zeka-caginda-propaganda-kullanici-nasil-arac-haline-getiriliyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/yapay-zeka-caginda-propaganda-kullanici-nasil-arac-haline-getiriliyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Savaş ve siyaset artık yalnızca sahada değil, dijital platformlarda da yürütülüyor. Yapay zekâ ile üretilen içerikler, gerçek ile kurgu arasındaki çizgiyi bulanıklaştırırken kullanıcılar farkında olmadan büyük bir propaganda ekosisteminin parçasına dönüşüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>Günümüzde propaganda, klasik medya araçlarından çıkarak tamamen dijital bir ekosisteme taşındı. Kısa videolar, yapay zekâ ile üretilmiş görseller ve otomatik metinler, siyasi mesajları eğlence içerikleriyle harmanlayan yeni bir dil oluşturdu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Yapay zekâ ile hızlanan bilgi üretimi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu dönüşümde en kritik eşik ise üretken yapay zekâ teknolojilerinin yaygınlaşması oldu. Artık bilgi yalnızca yayılmıyor, aynı zamanda otomatik olarak üretiliyor, çoğaltılıyor ve duygusal tepkiler üzerinden optimize ediliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Yapay zekânın hızla yayılmasıyla birlikte dijital dünyada bilgi üretimi ve dağıtımı köklü bir dönüşüm geçiriyor. Artık propaganda yalnızca devletlerin ya da klasik medya aygıtlarının kontrolünde yürüyen bir süreç olmaktan çıkmış durumda, algoritmalar, üretken yapay zekâ sistemleri ve sosyal medya platformları bu sürecin merkezine yerleşmiş bulunuyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Gerçek ile yönlendirilmiş içerik arasındaki sınırın silinmesi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu yeni ortamda siyasal mesajlar, eğlence içerikleri ve gündelik paylaşımlar birbirine karışıyor, böylece kullanıcı, neyin gerçek bilgi neyin yönlendirilmiş içerik olduğunu ayırt etmekte giderek daha fazla zorlanıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Hız, ölçek ve kriz dönemlerinde bilgi kirliliği</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlara göre bu dönüşümün en kritik yönlerinden biri, yapay zekâ ile üretilen içeriklerin hem hız hem de ölçek bakımından insan üretimini aşması. Kısa videolar, görseller ve otomatik metinler saniyeler içinde üretilebiliyor ve sosyal medya platformlarında geniş kitlelere ulaştırılabiliyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu durum, özellikle kriz ve savaş dönemlerinde bilgi akışını kontrol eden geleneksel mekanizmaları zayıflatırken, aynı zamanda duygusal etkisi yüksek ve doğruluğu tartışmalı içeriklerin daha kolay yayılmasına zemin hazırlıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Sentetik propaganda ve algı üretimi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu bağlamda bazı araştırmacılar, "sentetik propaganda" olarak tanımlanan yeni bir olguya dikkat çekiyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu tür içerikler genellikle düşük kaliteye sahip, tekrar eden kalıplarla üretilen, duygusal dili yoğun ve sadeleştirilmiş anlatılara dayanıyor. Amaç, kullanıcıyı bilgilendirmekten çok etkilemek ve belirli bir algıyı sürekli yeniden üretmek. Özellikle jeopolitik gerilimlerde bu içeriklerin artması, kamuoyunun olayları sağlıklı biçimde değerlendirmesini daha da zorlaştırıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Algoritmaların görünürlük savaşı</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Buna paralel olarak yapay zekâ sadece içerik üretiminde değil, aynı zamanda bu içeriklerin dağıtımında da etkili hale geliyor. Platform algoritmaları, kullanıcıların ilgisini çeken içerikleri öne çıkarırken doğruluk kriterinden ziyade etkileşim oranlarını esas alıyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu da bilgi ekosisteminde bir "görünürlük yarışı" oluşturuyor ve en çok dikkat çeken içerik, doğru olsun ya da olmasın, daha fazla yayılıyor. Böylece propaganda, teknik olarak daha sofistike ama aynı zamanda daha görünmez bir yapıya bürünüyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Bilgi aşırı yüklenmesi ve dikkat krizi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlar bu sürecin bir diğer sonucunun "bilgi aşırı yüklenmesi" olduğunu vurguluyor. Kullanıcılar, saniyeler içinde savaş görüntülerinden eğlence videolarına, yapay zekâ üretimi görsellerden politik tartışmalara geçiş yapıyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu kesintisiz akış, zamanla dikkat süresini azaltırken, olayları derinlemesine değerlendirme kapasitesini de zayıflatıyor. Sonuçta birey, bilgiye maruz kalıyor ancak onu anlamlandırma ve filtreleme konusunda giderek daha pasif bir konuma sürükleniyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Güven erozyonu ve gerçekliğin belirsizleşmesi</strong></span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Daha da önemlisi, bu ortamda güven duygusu ciddi biçimde aşınıyor. Yapay zekâ ile üretilmiş içeriklerin gerçek içeriklerden ayırt edilmesi zorlaştıkça, kullanıcılar her bilgiye şüpheyle yaklaşmaya başlıyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu durum yalnızca yanlış bilgilerin yayılmasını değil, doğru bilginin de sorgulanmasını beraberinde getiriyor. Böylece "her şey manipüle edilebilir" algısı güçleniyor ve ortak gerçeklik zemini giderek daralıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Sonuç: Dijital ekosistemde yeni güç alanı</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Tüm bu gelişmeler, dijital platformların artık sadece iletişim araçları olmadığını, aynı zamanda algı ve düşünce üretiminde aktif rol oynayan yapılar haline geldiğini gösteriyor. Bu nedenle mesele yalnızca teknolojik değil, aynı zamanda etik ve siyasal bir boyut taşıyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Yapay zekâ çağında bilgi ile propaganda arasındaki sınır inceldikçe, bireyin kendi düşüncesini oluşturma süreci de daha kırılgan hale geliyor ve bu durum, modern toplumların karşı karşıya olduğu en önemli dönüşümlerden biri olarak öne çıkıyor.</span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/yapay-zeka-caginda-propaganda-kullanici-nasil-arac-haline-getiriliyor</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 16:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/04/yapay-zeka-caginda-propaganda-kullanici-nasil-arac-haline-getiriliyor.jpg" type="image/jpeg" length="23220"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA["Dünya kumarhaneye döndü": Tahmin platformlarını denetleyen yok]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/dunya-kumarhaneye-dondu-tahmin-platformlarini-denetleyen-yok</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/dunya-kumarhaneye-dondu-tahmin-platformlarini-denetleyen-yok" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD'de özel kuvvetlerde görevli bir askerin gizli askeri bilgileri kullanarak yüz binlerce dolar kazanması, tahmin platformlarının denetimsiz yapısını ve büyüyen yolsuzluk riskini yeniden gündeme taşıdı.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>ABD Adalet Bakanlığı, aktif görevdeki asker Gannon Ken Van Dyke hakkında gizli devlet bilgilerini kişisel kazanç için kullanmak suçlamasıyla dava açıldığını duyurdu. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>İddianameye göre Van Dyke, Venezuela'da Devlet Başkanı Nicolas Maduro'yu hedef alan askeri operasyonun planlama ve icra sürecinde yer aldı ve bu süreçte elde ettiği gizli bilgileri kazanca dönüştürdü.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Savcılığa göre Van Dyke, operasyonun zamanlamasına ilişkin hassas bilgileri kullanarak Polymarket üzerinden bahisler yaptı. Aralık 2025 ile Ocak 2026 arasında Venezuela ve Maduro'ya ilişkin gelişmeler üzerine toplam 13 farklı işlem gerçekleştiren askerin, bu süreçte yaklaşık 33 bin dolar bahis oynadığı ve operasyonun başarıyla sonuçlanmasının ardından yaklaşık 409 bin dolar kazanç elde ettiği belirtildi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>İçeriden bilgiyle işlem</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>ABD güçlerinin 3 Ocak'ta Caracas'ta düzenlediği operasyonla Maduro'nun yakalanmasının ardından, platformdaki ilgili tahminlerin "evet" olarak sonuçlanması, Van Dyke'ın tüm bahislerini kazanmasına yol açtı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Soruşturma kapsamında, şüphelinin elde ettiği kazancı önce yabancı bir kripto varlık hesabına aktardığı, ardından çevrim içi bir yatırım hesabına yönlendirdiği ifade edildi. Van Dyke'ın ayrıca kimliğini gizlemek amacıyla hesap bilgilerini değiştirdiği ve platformdan hesabının silinmesini talep ettiği de iddianamede yer aldı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>ABD'li yetkililer, kamu görevlilerinin ellerindeki gizli bilgileri kişisel çıkar için kullanmasının ciddi bir suç olduğunu vurgularken, bu olayın tahmin platformlarında "içeriden bilgiyle işlem" konusunda açılan ilk büyük dava olduğuna dikkat çekti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Van Dyke hakkında emtia dolandırıcılığı, elektronik dolandırıcılık ve yasa dışı para transferi gibi suçlamalar yöneltilirken, toplamda onlarca yıla varan hapis cezasıyla karşı karşıya olduğu bildirildi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Skandalın merkezinde: Gizli bilgiyle kazanç</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Özel kuvvetlerde görevli bir askerin, gizli askeri operasyonlara dair bilgileri kullanarak Polymarket üzerinden yüz binlerce dolar kazanç elde ettiği iddiası, küresel ölçekte hızla büyüyen tahmin platformlarını tartışmaların merkezine yerleştirdi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlar, bu gelişmenin bir dönüm noktası olabileceğini belirtiyor. Çünkü ilk kez bir kamu görevlisinin, devletin en hassas bilgilerini kullanarak tahmin platformlarında kazanç elde ettiği iddiası yargıya taşındı. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu da uzun süredir "gri alan" olarak tanımlanan bu platformların artık daha sıkı denetimle karşı karşıya kalabileceğine işaret ediyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Tahmin platformları: Finans mı, bahis mi?</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Tahmin platformları, kullanıcıların siyasi gelişmelerden ekonomik verilere, savaşlardan hava durumuna kadar birçok olayın sonucuna "yatırım" yapmasına imkân tanıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ancak bu sistemlerin büyük kısmı, klasik finans piyasalarına uygulanan sıkı düzenlemelerin dışında kalıyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Kripto paralar üzerinden işlem yapılması ve kimlik doğrulama zorunluluğunun olmaması, bu alanı gri bir bölgeye dönüştürüyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlar, bu yapının büyük bir risk barındırdığını vurguluyor. Çünkü aynı sistem, bilgiye erken erişimi olan kişiler için ciddi bir kazanç kapısı haline gelebiliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Trump: "Dünya bir kumarhaneye döndü"</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>ABD Başkanı Donald Trump, yaşanan gelişmelerin ardından yaptığı açıklamada, bu platformlara yönelik eleştirileri sertleştirdi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Trump "Dünya artık bir kumarhane gibi işliyor." diyerek, kamu görevlilerinin bu tür sistemleri kullanmasının ciddi etik ve güvenlik riskleri taşıdığına dikkat çekti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Açıklamalar, Washington'da yeni düzenlemelerin kapıda olabileceği yönünde yorumlandı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Çıkar çatışması tartışmaları büyüyor</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Skandal yalnızca bireysel bir suçlama ile sınırlı kalmadı. Tahmin platformları ile siyasi çevreler arasındaki olası ilişkiler de tartışma konusu haline geldi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Özellikle Trump'ın oğlu Donald Trump Jr.'ın hem Polymarket hem de rakibi Kalshi ile bağlantılı olması, çıkar çatışması iddialarını gündeme taşıdı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu durum, sektörün sadece ekonomik değil, siyasi etkiler açısından da denetim ihtiyacını artırıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Küresel dalga: Yasaklar ve soruşturmalar</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sorun yalnızca ABD ile sınırlı değil.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Brezilya, tahmin platformlarını doğrudan yasaklayarak bu alandaki en sert adımlardan birini attı. </span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Yetkililer, bu sistemlerin "örtülü kumar" olduğunu ve özellikle düşük gelirli kesimler üzerinde yıkıcı etkilere neden olduğunu belirtti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Avrupa'da ise Fransa, hava durumu verilerinin manipüle edilerek bahis kazancı sağlandığı iddiaları üzerine soruşturma başlattı. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Paris'teki Charles de Gaulle Havalimanı verilerinde tespit edilen anormal sıcaklık değişimleri, sistemin yalnızca finansal değil, kritik altyapı güvenliği açısından da risk oluşturabileceğini gösterdi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>"İçeriden bilgi" artık her yerde</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlara göre en büyük tehlike, bu platformların içeriden bilgiyle işlem yapmayı kolaylaştırması.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Geleneksel borsalarda sıkı denetim altında olan bu tür işlemler, tahmin platformlarında daha zor takip ediliyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Özellikle tek bir hesap üzerinden yapılan yüksek hacimli işlemler, bazı kullanıcıların olayları önceden bildiği şüphesini güçlendiriyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bununla birlikte blokzincir teknolojisi işlemleri izlenebilir kılsa da anonim hesaplar ve çoklu cüzdan kullanımı denetimi zorlaştırıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Düzenleme ihtiyacı ve geleceğe dair soru işaretleri</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Yaşanan gelişmeler, tahmin platformlarının geleceğine dair kritik soruları gündeme getiriyor:</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu sistemler finansal bir araç mı, yoksa modern bir bahis biçimi mi?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Devletler bu alanı nasıl denetleyecek?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ve en önemlisi, kamuya açık olmayan bilgilerin kazanca dönüştürülmesi nasıl engellenecek?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlar, mevcut tabloyu "dijital çağın yeni kumarhanesi" olarak tanımlıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Son yaşanan skandallar ise bu benzetmenin abartı olmadığını, aksine küresel ölçekte büyüyen bir sorunun habercisi olduğunu ortaya koyuyor. <strong> </strong></span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/dunya-kumarhaneye-dondu-tahmin-platformlarini-denetleyen-yok</guid>
      <pubDate>Sun, 26 Apr 2026 15:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/04/dunya-kumarhaneye-dondu-tahmin-platformlarini-denetleyen-yok.jpg" type="image/jpeg" length="81847"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA["Sarı hat" sadece sınır değil: Siyonist rejimin yeni dayatması]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/sari-hat-sadece-sinir-degil-siyonist-rejimin-yeni-dayatmasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/sari-hat-sadece-sinir-degil-siyonist-rejimin-yeni-dayatmasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Gazze'de başlayan "sarı hat" uygulaması şimdi Lübnan'a taşınıyor. Uzmanlara göre bu adım, geçici güvenlik önlemi değil siyonist rejimin sahada yeni bir düzen kurma girişimi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>Siyonist rejimin Gazze'de uygulamaya koyduğu "sarı hat" modeli, şimdi Lübnan'ın güneyine taşınarak yeni bir tartışmanın kapısını araladı. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Dün Lübnan'da da uygulanmaya başlandığı yönünde haberler gündeme gelirken, bu hattın sadece askeri bir tedbir olmadığı, çok daha derin bir stratejinin parçası olduğu değerlendiriliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Gazze'de ateşkes sürecinin ardından ortaya çıkan "sarı hat", fiilen bir sınır gibi işlev görerek geniş alanların sivillere kapatılmasına neden olmuştu. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu hat sayesinde siyonist rejim, hem toprak üzerinde kalıcı bir kontrol kurdu hem de yüz binlerce Filistinlinin evlerine dönüşünü engelledi. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bugün aynı modelin Lübnan'da devreye sokulması, benzer bir senaryonun yeniden sahnelenebileceği endişesini artırıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Askeri uzmanlara göre "sarı hat", klasik bir güvenlik hattından çok daha fazlasını ifade ediyor. </span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Bu uygulama, sahadaki gerçekliği değiştirmeyi ve zamanla bu durumu kalıcı hale getirmeyi hedefliyor. Başka bir ifadeyle, önce "geçici güvenlik bölgesi" adı altında oluşturulan alanlar, ardından fiili sınırlara dönüşüyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Lübnan'da gündeme gelen hat, özellikle sınır hattındaki onlarca yerleşimi doğrudan etkiliyor. Bu bölgelerin "ateş hattı" ilan edilmesi, sivillerin geri dönüşünü zorlaştırırken, geniş bir coğrafyanın boşaltılması riskini beraberinde getiriyor. Bu durum, sadece askeri değil aynı zamanda demografik bir dönüşüm anlamına geliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Gazze'de yaşananlar bu sürecin en somut örneği oldu. Siyonist rejim, "sarı hat" ile Gazze Şeridi'nin büyük bir bölümünü kontrol altına alırken, bu hattı aynı zamanda saldırılar için gerekçe olarak kullandı. Hat çevresi "tehlikeli bölge" ilan edilerek sivillerin hedef alınmasının önü açıldı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Lübnan'da ise durum daha da karmaşık. Çünkü burada söz konusu olan hat, herhangi bir anlaşmanın parçası değil, siyonist rejimin tek taraflı dayatması olarak öne çıkıyor. Bu da uygulamanın sahada yeni gerilimlere yol açabileceği anlamına geliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlar, bu tür uygulamaların uzun vadede "geçici güvenlik önlemi" olmaktan çıkıp, kalıcı sınırların temelini oluşturduğuna dikkat çekiyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Nitekim siyonist yetkililerin daha önce "sarı hat" için "yeni sınır" ifadesini kullanması, bu kaygıları güçlendiriyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sonuç olarak, Gazze'den Lübnan'a uzanan "sarı hat" politikası, yalnızca bir askeri düzenleme değil, siyonist rejimin sahada yeni bir gerçeklik inşa etme çabasının parçası olarak görülüyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu da bölgede sadece bugünü değil, geleceği de şekillendirecek kritik bir gelişme olarak öne çıkıyor.</span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/sari-hat-sadece-sinir-degil-siyonist-rejimin-yeni-dayatmasi</guid>
      <pubDate>Sun, 19 Apr 2026 13:24:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/04/sari-hat-sadece-sinir-degil-siyonist-rejimin-yeni-dayatmasi.jpg" type="image/jpeg" length="60963"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA["Depo savaşı"nın perde arkası: İran'ın füze gücü neden tükenmiyor?]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/depo-savasinin-perde-arkasi-iranin-fuze-gucu-neden-tukenmiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/depo-savasinin-perde-arkasi-iranin-fuze-gucu-neden-tukenmiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İran İslam Cumhuriyeti'nin füze kapasitesinin tükenmemesi, sadece stok büyüklüğüyle değil, yer altı "füze şehirleri", üretim kabiliyeti, mobil sistemler ve kontrollü kullanım stratejisiyle açıklanıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>ABD ve siyonist rejimin İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik saldırılarında ana hedeflerden biri yer altındaki füze depoları oldu. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Stratejik bombardıman uçakları ve sığınak delici mühimmatlar kullanılsa da bu saldırılar beklenen sonucu tam anlamıyla üretmedi. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bunun temel nedeni, İran'ın füze altyapısını sadece depolardan ibaret kurmaması ve sistemi çok katmanlı bir yapıya dönüştürmesi olarak öne çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Yer altı "füze şehirleri": Asıl güç görünmeyen yapıda</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran İslam Cumhuriyeti'nin yıllardır inşa ettiği yer altı "füze şehirleri", savaşın gidişatını belirleyen en kritik unsurlardan biri. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Yüzlerce metre derinliğe ulaşan bu tesisler, yalnızca depolama değil aynı zamanda üretim ve fırlatma kapasitesi de barındırıyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Çok sayıda giriş-çıkışa sahip bu yapılar, tek bir saldırıyla etkisiz hale getirilemiyor. Bu da İran'ın füze kabiliyetini büyük ölçüde korumasını sağlıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Kontrollü kullanım stratejisi: Tükenme değil tasarruf</strong></span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Sahadaki en dikkat çekici noktalardan biri, İran'ın füze atış temposundaki dalgalanma. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu durum ilk bakışta kapasite kaybı gibi görünse de aslında bilinçli bir "tasarruf stratejisi" olarak değerlendiriliyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Tahran yönetimi, özellikle gelişmiş füzeleri daha sınırlı ve yüksek değerli hedeflere karşı kullanarak uzun süreli savaş ihtimaline hazırlanıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Yeniden üretim ve hızlı toparlanma kabiliyeti</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran'ın füze gücünü ayakta tutan bir diğer faktör ise üretim kapasitesi. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Aylık yüzlerce füze üretilebildiğine dair tahminler, stokların sürekli yenilendiğini gösteriyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ayrıca saldırılarda zarar gören altyapının kısa sürede onarılabilmesi, sistemin sürdürülebilirliğini artırıyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uydu görüntülerine yansıyan yeniden inşa faaliyetleri de bu durumu destekliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Hareketli rampalar: Vurulması zor hedefler</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran'ın sabit üsler yerine mobil fırlatma sistemlerine ağırlık vermesi, askeri denklemi değiştiren unsurlardan biri. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sivil görünümlü araçlara entegre edilen bu sistemler, tespit edilmesi zor ve hızlı şekilde yer değiştirebiliyor. Bu da hava saldırılarının etkinliğini ciddi şekilde sınırlıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Düşük maliyet-yüksek etki dengesi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran'ın stratejisinde sadece füze sayısı değil, maliyet dengesi de önemli rol oynuyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Görece düşük maliyetli füzeler ve insansız hava araçlarıyla yapılan saldırılar, milyonlarca dolarlık hava savunma sistemlerini devreye sokmaya zorluyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu durum, ABD ve siyonist rejim açısından uzun vadede sürdürülebilir olmayan bir maliyet baskısı oluşturuyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Asıl hedef: Uzun savaşta ayakta kalmak</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran İslam Cumhuriyeti'nin savaş anlayışı, hızlı zaferden ziyade uzun süre dayanabilmeye dayanıyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu çerçevede füze kapasitesinin tamamen tüketilmemesi, aksine kontrollü kullanılarak savaşın zamana yayılması hedefleniyor. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Amaç, karşı tarafın askeri ve ekonomik yükünü artırarak geri adım atmaya zorlamak. </span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/depo-savasinin-perde-arkasi-iranin-fuze-gucu-neden-tukenmiyor</guid>
      <pubDate>Mon, 06 Apr 2026 10:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/04/depo-savasinin-perde-arkasi-iranin-fuze-gucu-neden-tukenmiyor.jpg" type="image/jpeg" length="49104"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Sanal kumar bağımlılığı bir döngüye dönüşüyor]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/doc-dr-ozteke-kozan-sanal-kumar-bagimliligi-bir-donguye-donusuyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/doc-dr-ozteke-kozan-sanal-kumar-bagimliligi-bir-donguye-donusuyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Hatice İrem Özteke Kozan, sanal kumarın erişilebilirlik ve anonimlik nedeniyle hızla yayıldığını belirterek, bağımlılığın ciddi psikolojik ve sosyal sorunlara yol açtığını söyledi.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span>Necmettin Erbakan Üniversitesi Öğretim Görevlisi Doç. Dr. Hatice İrem Özteke Kozan, sanal kumar bağımlılığının çoğu zaman bireyin yaşadığı duygusal ve ekonomik sorunlar sonucu ortaya çıktığını, ancak zamanla bu durumun yeni sorunlara yol açarak bir döngüye dönüştüğünü ifade etti. Kolay erişim, anonimlik ve dijital platformların yönlendirici etkisinin bağımlılığı artırdığını vurgulayan Özteke Kozan, özellikle dürtü kontrolünde zorlanan bireylerin daha büyük risk altında olduğuna dikkat çekti.</span></span></p>

<p><span><span>Sanal kumarın yaygınlaşmasında en büyük faktörün erişim kolaylığı olduğunu belirten Doç. Dr. Hatice İrem Özteke Kozan, “Sanal kumar bağımlılığı genellikle bireyin internet üzerinden oynanan şans oyunlarına sürekli, tekrarlayıcı ve kontrolsüz bir şekilde yönelmesidir. Günümüzde giderek yaygınlaştığını görüyoruz. Bunun en önemli sebeplerinden biri, sanal kumarın artık 7 gün 24 saat cep telefonları üzerinden erişilebilir olmasıdır. İnsanlar buna çok kolay ulaşabilmektedir. Bir diğer önemli özelliği ise anonim olmasıdır. Dolayısıyla çevredeki insanlar ya da yakınları, kişinin kumar oynayıp oynamadığı hakkında fikir sahibi olamaz.” diye konuştu.</span></span></p>

<div class="embeddedContent oembed-provider- oembed-provider-youtube" data-align="none" data-oembed="https://youtu.be/fvmKMBs2e4Y" data-oembed_provider="youtube" data-resizetype="noresize" data-title="https://youtu.be/fvmKMBs2e4Y"><iframe allowfullscreen="true" allowscriptaccess="always" frameborder="0" height="349" sandbox="allow-scripts allow-same-origin" scrolling="no" src="//www.youtube.com/embed/fvmKMBs2e4Y?wmode=transparent&amp;jqoemcache=c4s4M" title="https://youtu.be/fvmKMBs2e4Y" width="425"></iframe></div>

<p><strong><span><span>"Kişinin ailesini ve işini kaybetmeye kadar gidebilen sonuçlar"</span></span></strong></p>

<p><span><span>Geçim sıkıntısı ve psikolojik etkenlerin sanal kumar bağımlılığına sürüklediğini belirten Doç. Dr. Özteke Kozan, “Bir diğer sebep ise algoritmalardır. Telefonlar sürekli olarak bu tür içeriklerle ilgili bildirimler göndererek, şans oyunlarına dair mesajlarla kişiyi bu oyunlara çekmeye çalışır. Sanal kumar bağımlılığına baktığımızda bunu hem sebep hem de sonuç olarak görebiliriz. Çünkü başlangıçta her ne kadar bir sonuç gibi görünse de aslında kişinin içinde bulunduğu durum; boşluk hissi, yalnızlık ve finansal zorluklar gibi birçok nedenden kaynaklanabilir. İnsanlar yaşadıkları problemler nedeniyle sanal kumara yönelebilir. Ancak bu durum zamanla bir sebep hâline de gelir. Çünkü kişi kumar oynadıkça finansal olarak zorlanmaya başlar, ailevi sorunlar yaşar, hatta ailesini ve işini kaybetmeye kadar gidebilen sonuçlarla karşılaşabilir.” dedi.</span></span></p>

<p><strong><span><span>"Kazanma ihtimali bile kişi için ödül olarak algılanır"</span></span></strong></p>

<p><span><span>Kazanma duygusunun bireyin sürekli oynama isteğini artırdığını belirten Doç. Dr. Özteke Kozan, “Dolayısıyla başlangıçta bir sonuç gibi görünen bu durum zamanla bir sebebe dönüşür ve bir döngü oluşur. Kişi duygusal sıkıntılar, depresyon ya da başka problemler nedeniyle kumara yönelir. Kaybetmeye başladıkça bu durum giderek derinleşir ve kişinin hayatında ciddi kayıplara yol açar. Sanal kumarın en tehlikeli özelliklerinden biri de pekiştirme sistemidir. Kişi ne zaman kazanacağını bilemez. Bu durum, beyindeki ödül mekanizmasını sürekli tetikler. Kazanma ihtimali bile kişi için bir ödül olarak algılanır ve kişi daha fazla oynamaya yönelir. Ödülün ne zaman geleceğinin belirsiz olması, kişide sürekli bir kazanma inancı oluşturur. Bu da bağımlılığı güçlendirir.” ifadelerini kullandı.</span></span></p>

<p><strong><span><span>"Kişi kumar oynama isteğini kontrol etmekte zorlanır"</span></span></strong></p>

<p><span><span>Sanal kumarın bireyi sadece maddi olarak değil, hem kendisini hem de çevresini etkilediğini söyleyen Doç. Dr. Özteke Kozan, “Bu nedenle sanal kumar, başlangıçta bir sonuç olarak ortaya çıkıp zamanla bir sebep hâline gelebilen, kişinin hayatının birçok alanına zarar veren, ilişkilerini zedeleyen ve kayıplara yol açabilen son derece tehlikeli bir bağımlılık türüdür. Günümüzde genellikle erkekler daha fazla risk altında olsa da kadınlar da giderek bu risk grubuna girmektedir. Çünkü erişilebilirlik oldukça kolaydır. Ayrıca dürtü kontrolünde zorlanan, depresyonda olan ya da finansal sıkıntılar yaşayan kişiler bu tür bağımlılıklara daha yatkın olabilmektedir. Maddiyatla ilgili olup olmadığına bakıldığında ise bu durum her zaman doğrudan maddiyatla ilgili olmayabilir. Daha çok kişinin dürtü kontrolüyle ilgilidir. Kişi kumar oynama isteğini kontrol etmekte zorlanır. Ödülün ne zaman geleceğinin bilinmemesi, tekrar oynama isteğini artırır ve bu durum kontrolsüz bir şekilde devam eder.” şeklinde konuştu.</span></span></p>

<p><strong><span><span>"Terapi ve psikiyatrik destek oldukça önemlidir"</span></span></strong></p>

<p><span><span>Bireyin yaşadığı problemler sonucunda kumara yönelmesinin daha büyük sorunlara yol açtığını belirten Doç. Dr. Özteke Kozan, “Bunun yanı sıra sürekli gelen mesajlar ve bildirimler de kişiyi tetikler. Zamanla kişi çevresine yalan söylemeye başlayabilir, kendini sosyal çevresinden soyutlayabilir ve çeşitli psikolojik sorunlar yaşayabilir. Bu süreçte terapi ve psikiyatrik destek oldukça önemlidir. Ancak en önemli nokta, bu döngünün fark edilmesi ve kırılmasıdır. Kişinin yaşadığı problemler nedeniyle kumara yönelmesi ve kumarın da yeni problemlere yol açması arasındaki döngüyü fark edip bunu kırabilmesi gerekmektedir.” ifadelerini kullandı.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span>Sözlerinin sonunda sosyal medyada yer alan reklamların da bağımlılığı artırdığını belirten Doç. Dr. Özteke Kozan, “Sosyal medyada sürekli karşılaşılan reklamlar ve yönlendirmeler de bu bağımlılığı artırmaktadır. Özellikle hâlihazırda sorun yaşayan kişiler için bu durum başlangıçta bir fırsat gibi görünebilir. Kişi bir kez kazandığında bunun devam edebileceğini düşünür ve bu da kontrolsüz şekilde tekrar oynamasına neden olur.” dedi.</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/doc-dr-ozteke-kozan-sanal-kumar-bagimliligi-bir-donguye-donusuyor</guid>
      <pubDate>Mon, 30 Mar 2026 15:02:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/03/bd2b869ba7a7fa153ec1.jpg" type="image/jpeg" length="32477"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[2027’ye doğru: Bir şehadet yıldönümünde Şeyh Ahmed Yasin'in öngörüsü]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/2027ye-dogru-bir-sehadet-yildonumunde-seyh-ahmed-yasinin-ongorusu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/2027ye-dogru-bir-sehadet-yildonumunde-seyh-ahmed-yasinin-ongorusu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Filistin direnişinin sembol ismi Şeyh Ahmed Yasin, şehadetinin yıl dönümünde, yıllar önce dile getirdiği o güçlü öngörüyle yeniden hatırlanıyor: "israil diye bir varlık 2027'de olmayacak."]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>Tarihi boyunca Filistin halkının direnişinin en önemli sembollerinden biri ve manevi babası olarak kabul edilen kurucu lider Şeyh Ahmed Yasin, şehadetinin 22'nci yıldönümünde rahmet ve minnetle yâd ediliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh Yasin’in adı 22 Mart 2004’ün erken saatlerinde siyonist işgal kuvvetleri tarafından suikasta uğramasına kadar 1960’lı yıllardan itibaren direniş ve direnişi teşvik etme fikriyle özdeşleşti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Tüm tutumları ve düşüncelerinde bu çizgiyi benimseyerek, işgale karşı direniş fikrinin "manevi lideri" haline geldi. Bu durum, örgütünün 1980'li yılların başlarında sahada fiilen direniş göstermesinden bile önce geçerliydi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Felçli olmasına rağmen Filistin davasının yükünü omuzlayan ve işgalci siyonistlerin korkulu rüyası olan Filistin İslâmi Direniş Hareketi'nin (HAMAS) kurucusu ve manevi lideri Şeyh Ahmed Yasin'in şehid edilmesinin üzerinden 22 yıl geçti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Filistin'in Askalan şehrinin el-Cevra köyünde 1937 yılında dünyaya gelen Şeyh Yasin, 3 yaşındayken babasını kaybetti. Babasının vefatından sonra annesinin ve kardeşlerinin himayesinde büyüdü.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>1948 yılında siyonistlerin Filistin'in büyük bir bölümünü işgal etmesi üzerine ailesi Gazze şehrine göç eden Şeyh Yasin, 1952 yılında Gazze'de İmam Şafii Okulu'nda ilköğrenimini tamamladı. 1952 yazında bir yüzme etkinliği esnasında kafasının üstüne düştü ve boyun kemiği kırıldı. Bu yüzden vücudu felç oldu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Er-Rihal Ortaokulu'nda ortaöğrenimini, 1958 yılında Filistin Lisesinde ise lise eğitimini tamamlayan Ahmed Yasin, liseyi bitirdikten sonra bazı ilim adamlarından özel dersler aldı. Bunun yanı sıra kendi özel çalışmalarıyla da kendini çok iyi yetiştirdi. Bir dönem El Ezher'de de eğitim gördü. Çevresinde zeki ve kültürlü biri olarak tanındı. Özel öğrenimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak görev aldı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Filistin'in tamamının 1967'de siyonistler tarafından işgal edilmesinin ardından Şeyh Ahmed Yasin'in, halkı bilinçlendirmede önemli rolü oldu. Gazze'de İslâm Merkezi'ni kurmasından sonra iyice tanındı ve Filistin'in her tarafında adı duyulmaya başlandı. Bu durum, işgal rejimini son derece rahatsız etti. Bu yüzden onu defalarca sözde polis merkezine çağırdılar.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Zindan ve direniş</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh Ahmed Yasin ve beraberindeki birçok kişi, 1984 yılında haklarında yürütülen soruşturmalar kapsamında "israil devletini yıkmak yerine İslam devleti kurmak" gerekçesiyle siyonist mahkemelerince 13 yıl hapse mahkûm edildi. Ancak on bir ay sonra Filistinlilerle işgalciler arasında yapılan esir değişiminde serbest bırakıldı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ahmed Yasin 1987 yılında Filistin'de İslami sahada çalışan ve Mısır'da eğitim aldığı sırada Müslüman Kardeşler Cemaati'nin düşüncelerini benimseyen Abdulaziz Rantisi ve birkaç liderle birlikte, Filistin'i kurtarmak ve işgalcilerle savaşmak amacıyla Gazze'de İslami bir direniş hareketinin kurulmasına karar verdi. Kurdukları bu oluşuma HAMAS, yani "Hareket'ul Mukavemet'il İslamiyye/İslami Direniş Hareketi" ismini verdiler.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Siyonist işgal rejimi, 18 Mayıs 1989 tarihinde Ahmed Yasin'i yeniden zindana attı. Onunla birlikte HAMAS mensubu pek çok kimseyi de alıkoydu. Bu girişim, 1987'de başlayıp dünya çapında adını duyuran Filistin İntifadası'nı durdurmayı amaçlıyordu. Ancak işgal rejimi, umduğunu bulamadı ve bu durum, olayları daha da şiddetlendirdi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzun oyalamalardan sonra 3 Ocak 1990 tarihinde sözde mahkeme önüne çıkarıldı. Mahkemeye çıkarılan Şeyh Yasin, 15 ayrı suçlamadan yargılandı. Şeyh Yasin, mahkeme heyetine, "Bu mahkeme kanuni olarak beni yargılama hak ve yetkisine sahip değildir. Çünkü bu mahkeme işgalciler tarafından kurulmuştur. Dolayısıyla tamamen gayri meşru ve kanundışıdır." diyerek onurlu bir duruş sergiledi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>16 Eylül 1991 tarihinde askeri mahkemelerden biri onu 15 yıl hapse ek olarak müebbet hapse mahkûm etti. Kendisine yapılan suçlamalar arasında, siyonist askerleri kaçırma ve öldürmeye teşvik ve tahrik, HAMAS ile bu hareketin güvenlik ve askeri kanatlarını oluşturma da vardı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>HAMAS'ın askeri kanadı İzzeddin el Kassam Tugayları, Ahmet Yasin ile diğer tutukluları serbest bıraktırma girişiminde bulundu. Bunun için 13 Aralık 1992 tarihinde Kudüs yakınlarında bir siyonist asker kaçırıldı. Bu askerin serbest kalması karşılığında işgal zindanlarında esir olanların serbest bırakılmasını talep ettiler. Siyonist rejim bu teklifi reddetti ve askerin tutuklu bulunduğu yere baskın düzenledi. Baskın sırasında kaçırılan askerle saldırıyı yapan işgal ordusu birliğinin komutanı öldü.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>"İşgal rejimini muhatap kabul etmiyorum"</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Siyonist hakimler tarafından Şeyh Yasin'e müebbet hapis cezası verildi. Daha sonra işgalciler, Ahmet Yasin'i serbest bırakılmasına karşılık özerklik anlaşmalarını kabullenmesini şart koştu. Bunun üzerine Şeyh Yasin "Bana dışarı çıktığımda karpuz yemememi şart koşsanız bile yine kabul etmem. Çünkü ben işgal rejimini muhatap kabul etmiyorum ki onun şartını kabul edeyim." cevabını verdi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh Ahmed Yasin, 8 yıl süren zindan hayatı boyunca kararlılığından hiçbir taviz vermedi ve siyonist rejimi muhatap kabul etmeme konusundaki tutumunu değiştirmedi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Direniş düşüncesi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh Yasin, 1960'lı yıllardan itibaren direniş kültürünü sözlü ve fiili olarak yaymada büyük bir rol oynadı ve sürekli olarak ona teşvik etti. Engelli olmasına rağmen gençleri işgale karşı direnişe teşvik etmek için sürekli çağrılarda bulundu, onları hem maddi hem de manevi olarak destekledi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şehit Şeyh Yasin, 40 yılı aşkın süre boyunca İslami hareketin liderliğini yürütmesinin yanı sıra, direniş düşüncesini ve kültürünü örgütsel bir yapıdan önce halk arasında yaymaya çalıştı. Kendi örgütü dışında da Filistinli silahlı grupları para ve silahla destekledi, onları güçlendirmeye özen göstererek işgalcinin onlardan korkmasını sağladı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ayrıca, geçirdiği sayısız esaret, takip ve suikast girişimlerine rağmen; hastalıkları, zayıf bedeni ve tam felçli olması Ahmed Yasin’i Filistin, Arap dünyası ve İslam dünyasında ilham verici bir sembol haline getirdi. Onun mücadelesi, Filistinli gençler üzerinde derin bir etki bıraktı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>HAMAS’ın, birinci ve ikinci intifadalar sırasında silahlı direnişte ön plana çıkması ve direniş yöntemlerini sürekli geliştirmesi, işgalci rejimi büyük ölçüde tehdit etti. Bu nedenle işgal, hareketi ortadan kaldırmak için öncelikle kurucusu Şeyh Ahmed Yasin’i hedef aldı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh Ahmed Yasin'e suikast girişimleri</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Siyonist rejim 15 Aralık 2001'de başlattığı geniş çaplı bir saldırı hareketiyle, özellikle HAMAS üzerinde etkili olmaya çalışırken, bu saldırı esnasında Şeyh Ahmet Yasin'in içinde bulunduğu cami, işgal ordusunun füzelerine hedef oldu fakat Ahmed Yasin bu saldırıdan da yara almadan kurtuldu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>2003 Eylül'ünde HAMAS liderlerinin toplantı yaptığı bir yeri işgalciler bombaladı ve Şeyh Yasin, bu bombardımandan elinden hafif bir yara alarak kurtuldu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İşgalciler bir defasında, bir tanıdığının ziyaretinde bulunduğu sırada gittiği evi tespit ederek F-16 tipi uçaklardan füzeler fırlattı. O saldırıda yardımcısı İsmail Heniyye'yle birlikte ziyaret ettiği apartman katı yıkılmasına rağmen Şeyh Yasin ve Heniyye mucizevî bir şekilde kurtuldu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Suikast kararı</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>İşgal yönetimi, Şeyh Yasin’i birçok silahlı saldırının planlayıcısı olduğu ve fedai eylemcileri gönderdiği iddiasıyla öldürme kararı aldı. İşgalin propaganda mekanizması, bu suikastı haklı göstermek için yoğun bir çaba harcadı. Nihayetinde, dönemin siyonist Başbakanı Ariel Şaron’un yönetiminde bu suikast gerçekleşti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh Yasin’in katledildiği dönemde, Şaron Gazze’deki yerleşim birimlerini tahliye etmeyi ve bölgeden çekilmeyi planlıyordu. Ancak, işgalin direniş nedeniyle geri çekildiği algısını yıkmak için bu suikastı düzenleyerek, işgali bir “zafer” gibi göstermeye çalıştı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Siyonist askeri yetkililer, Şeyh Yasin’in suikastını bir “kahramanlık” eylemi gibi sundular. İşgal ordusunun "herhangi bir Filistinliye ulaşabilecek güce sahip olduğu" algısını içeren askeri açıklamalar, suikastı “dramatik bir oylama, kaçırılmış bir fırsat, gergin bir bekleyiş” gibi sinematik ifadelerle tanımladı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ancak gerçek şu ki, hedef alınan kişi ne bir sığınakta saklanan bir direnişçi ne de bir savaşçıydı. O, neredeyse tamamen kör, üçte ikilik işitme kaybı olan, birçok hastalıkla mücadele eden, hareket kabiliyeti yalnızca tekerlekli sandalyesiyle evinden camiye gitmekle sınırlı olan yaşlı bir adamdı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>"Allah yolunda şehitlik en yüce arzumuzdur"</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh Ahmed Yasin, Müslüman Kardeşler'in terbiyesiyle yetişmiş bir önderdi. Bu cemaatin eğitim sisteminde tüm müntesiplere ezberletilen ve özümsetilen temel ilkelerden biri de "Allah yolunda şehit olmak en yüce arzumuzdur" ilkesidir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh Ahmed Yasin, herkesin bildiği gibi tekerlekli sandalyeye mahkûm, felçli bir insandı. Ama işgalci siyonistler onun bu haline rağmen iman gücü ve kararlılığı ile direnişçileri sürekli cesaretlendirdiğini görüyor, bu yüzden varlığına tahammül edemiyorlardı. Dolayısıyla onu tasfiye etmek için birçok kez plan yaptılar. Bazılarında başarılı olamadılar, bazılarında da doğacak sonuçtan korktukları için çekingen davrandılar.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ahmed Yasin, 22 Mart 2004 tarihinde tekerlekli sandalyesiyle sabah namazını kıldığı camiden çıkarken siyonist rejim hava kuvvetlerine bağlı apaçi helikopterler tarafından atılan füzelerle şehit oldu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh, şehit edilerek cihad ve direnişle dolu hayatını noktaladı. Böylece, Filistin halkının mücadelesini canlandıran bir yol çizdi ve "Hayat direniştir" ilkesini kökleştirdi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Güçlü bir öngörü: "israil 2027'de yıkılacak"</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh Yasin, geride yalnızca bir mücadele mirası değil, aynı zamanda yıllar sonrasını işaret eden güçlü bir öngörü de bıraktı. 1999 yılında El Cezire'ye verdiği röportajda, işgalci rejimi israilin varlığının sonuna dair dikkat çeken bir takvim paylaşmıştı: 2027.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh Yasin’in bu öngörüsü, günümüzde artan direniş ve bölgedeki jeopolitik sarsıntılarla birlikte her geçen gün daha fazla tartışılır hale geliyor. </span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Peki, bu sözlerin dayandığı temel nedir ve Şeyh Yasin bu kesin ifadeyi nereden almaktadır?</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh Ahmed Yasin, israilin yıkılacağı 2027 tarihini tesadüfi bir tarih olarak değil, Kur’an’daki “kırk yıl” kavramına dayandırarak açıklamıştır. Bu perspektife göre, her 40 yılda bir nesiller değişmekte ve tarihte önemli dönüm noktaları yaşanmaktadır. Şeyh Yasin bu döngüyü şu şekilde özetlemiştir:</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Birinci 40 Yıl: Filistin halkının topraklarından sürüldüğü ve “Nakba” (Büyük Felaket) olarak bilinen trajedinin yaşandığı dönemdir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İkinci 40 Yıl: 1987’de başlayan ve taş atan çocukların sembolleştiği Birinci İntifada ile başlayan, çatışma, direniş ve intifadaların damga vurduğu dönemdir . Şeyh Yasin, bu dönemi direnişin olgunlaştığı ve işgalcilere karşı savaşın arttığı bir evre olarak tanımlamıştır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Üçüncü 40 Yıl (2027-…): İşte Şeyh Yasin’e göre bu dönem, işgalin varlığının sona ereceği ve “özgürleştirici nesil” in zaferine sahne olacak dönemdir.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>"Zulüm üzerine kurulan hiçbir devlet bekâ etmez"</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Şeyh Yasin’in bu öngörüsünün temelinde sadece kronolojik bir takvim değil, aynı zamanda güçlü bir adalet inancı yatmaktadır. israilin kuruluş felsefesini "zulüm ve gasp" üzerine oturtan Şeyh Yasin, bu temelin kendi kendini yok etmeye mahkûm olduğunu sürekli vurgulamıştır.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bugün, 2026 yılında, Şeyh Ahmed Yasin’in işaret ettiği 2027 yılına yaklaşırken, Filistin toprakları yine ateş çemberinin ortasında. 7 Ekim 2023’te başlayan “Aksa Tufanı” operasyonu, birçok yorumcu tarafından Şeyh Yasin’in bahsettiği “zulüm üzerine kurulu gücün” kırılganlığının bir göstergesi olarak değerlendiriliyor. Şeyh Yasin, bedeni şehadetle aramızdan ayrılsa da, geride bıraktığı bu güçlü vizyon, bugün hâlâ direnişin yolunu aydınlatan bir ışık olmaya devam ediyor.</span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/2027ye-dogru-bir-sehadet-yildonumunde-seyh-ahmed-yasinin-ongorusu</guid>
      <pubDate>Sun, 22 Mar 2026 14:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/03/2027ye-dogru-bir-sehadet-yildonumunde-seyh-ahmed-yasinin-ongorusu.jpg" type="image/jpeg" length="59332"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Bilgisayardan felsefeye, Sepah'tan Meclis'e ve Güvenlik Kurulu'na: Ali Laricani]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/bilgisayardan-felsefeye-sepahtan-meclise-ve-guvenlik-kuruluna-ali-laricani</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/bilgisayardan-felsefeye-sepahtan-meclise-ve-guvenlik-kuruluna-ali-laricani" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ali Laricani, İran İslam Cumhuriyeti'ndeki kırk yıllık faaliyeti boyunca Devrim Muhafızları'ndan Radyo-Televizyon'a, Meclis ve hükümete kadar çeşitli görevlerde bulundu. İki kez cumhurbaşkanlığı seçimleri için adaylığı Anayasa Koruma Konseyi tarafından reddedilmiş olsa da, siyasi yapıda etkili isimlerden biri olarak kabul ediliyordu.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>12 yıl Meclis Başkanlığı, 11 yıl Radyo-Televizyon Kurumu Başkanlığı ve Ulusal Yüksek Güvenlik Kurulu Sekreterliği ile çok sayıda yürütme sorumluluğu, onu İran İslam Cumhuriyeti sisteminde etkili bir figür haline getirmişti. Doktor Ali Laricani, 18 Mart'ta siyonist-ABD saldırısında şehit oldu.</span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Laricani, 1979 Devrimi'nden sonra siyasi yapıda hızla yükselebilen genç isimler arasındaydı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Bilgisayardan felsefeye</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Laricani şehit olduğunda 68 yaşındaydı. 1957 yılında Necef'te doğdu ve babası Mirza Haşimi Ameli, din alimlerinden ve taklit mercilerindendi. Ancak Laricani medrese eğitimi almadı; matematik ve ardından bilgisayar bilimine yöneldi ve devrim öncesinde Şerif Teknoloji Üniversitesi'nden bilgisayar bilimleri alanında mezun oldu. Ancak daha sonra kayınpederi Şehit Murtaza Mutahhari'nin tavsiyesiyle felsefeye yöneldi ve Tahran Üniversitesi'nde doktora yaptı. Tahran Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde öğretim üyesiydi ve felsefe dersleri veriyordu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Devrim Muhafızları'nda başlangıç ve Radyo-Televizyon'da devam</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Laricani, devrimden sonra Şehit Mutahhari'nin tavsiyesiyle Radyo-Televizyon Kurumu'na gitti. Ancak 1982'de Devrim Muhafızları'na (Sepah) da üye oldu, Muhafızlar Genelkurmay Başkan Yardımcılığı ve vekilliği görevlerini üstlendi ve 1992 yılına kadar bu görevde kaldı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Daha sonra, Devrim Muhafızlar'dan Haşimi Rafsancani hükümetindeki Kültür ve İrşad Bakanlığı'na geçti ve 11 Ağustos 1992'den 14 Şubat 1993'e kadar İslami Kültür ve İrşad Bakanlığı görevini yürüttü. Aynı yıl, İslam Devrimi'nin ilk lideri Ayetullah Hamanei'den Radyo-Televizyon Kurumu başkanlığı için ilk kararnamesini aldı ve Radyo-Televizyon Kurumu başkanı olarak atandı. Laricani, 11 yıl Radyo-Televizyon'un başında kaldı ve bu süre zarfında kurumda daha sonra övgü ve elbette bazı gruplarca eleştiri alan kapsamlı yapısal ve içerik değişiklikleri gerçekleştirdi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Siyasete giriş</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Radyo-Televizyon'dan bir yıl sonra Laricani siyaset arenasına adım attı ve Mahmud Ahmedinecad'ın kararnamesiyle Yüksek Milli Güvenlik Kurulu Sekreteri oldu. 2005-2007 yılları arasında İran'ın nükleer dosyasının yürütülmesinden sorumluydu ancak 2007'de Ahmedinecad'la anlaşmazlıkların artması nedeniyle bu görevinden istifa etti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>2008'de Laricani şansını seçimlerde denedi ve Kum'dan milletvekili seçildi. 8. Meclis'te, önemli bir radikal isim olan Gulamali Haddad Adil ile rekabete girerek Meclis Başkanı olmayı başardı. 9. ve 10. dönemlerde de 12 yıl boyunca aralıksız Meclis Başkanlığı koltuğuna oturdu ve bu süre zarfında Meclis'te büyük nüfuz ve etki sahibi oldu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Meclis'teki bağımsız milletvekilleri ile radikal ve reformcu gruplar genellikle Laricani'ye yakındı. Laricani, konumunun gereği olarak, Güçler Arası Ekonomik Koordinasyon Konseyi dahil çeşitli konseylerde yer aldı ve büyük kararların alınmasında rol oynadı. 10. Meclis'in 2020'de sona ermesiyle Laricani, İslam Devrimi'nin önceki Lideri'nin danışmanı ve Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi üyesi olarak atandı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>İki seçimde adaylığın reddi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ancak Laricani'nin siyasetteki ikinci dönemi iniş çıkışlar içerdi. 2021'de on üçüncü cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday oldu. Ancak beklenmedik bir şekilde adaylığı Anayasa Koruma Konseyi tarafından reddedildi. Bu olay bazı yankılar da uyandırdı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>4 Haziran 2021 tarihli konuşmasında, İslam Devrimi'nin önceki Lideri, Ali Laricani'nin adını anmadan, bazı adaylara veya aile üyelerine karşı yapılan "zulüm ve haksızlığa" değinerek "telafi" vurgusu yaptı ancak Ali Laricani'nin adaylık durumu değişmedi ve Anayasa Koruma Konseyi de adaylık incelemelerini yasaya göre yaptığını açıkladı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bir süre sonra, Eylül 2021'de Ayetullah Sadık Amuli Laricani, Anayasa Koruma Konseyi'nden istifa etti. Bu olay, birçok kişi tarafından Konsey'in adaylık inceleme yaklaşımına bağlandı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Son Dönüş: Yüksek Milli Güvenlik Kurulu</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Laricani, üç yıl sonra, eski cumhurbaşkanı Seyyid İbrahim Reisi'nin helikopter kazasından sonra tekrar cumhurbaşkanlığı seçimlerine aday oldu. Ancak bu kez de adaylığının çok az bir farkla reddedildiği söylendi. Bu olay, Laricani'nin İslam Cumhuriyeti'nin siyasi yapısındaki nüfuzuna rağmen, iktidar içindeki bazı grupların onun cumhurbaşkanlığına gelmesine karşı olduğunu gösteriyordu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Mesud Pezeşkiyan'ın cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmasının ardından, onun birinci yardımcılığına getirilme ihtimaline dair bazı söylentiler daha ciddi bir hal almıştı. Ancak sonuçta Laricani, Pezeşkiyan hükümetinde yeniden Ulusal Yüksek Güvenlik Kurulu Sekreterliği'ne atandı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ali Laricani, özellikle son yıllarda bağımsız bir politikacı olmaya çalıştı ve her ne kadar radikal gruptan gelmiş olsa da bu siyasi kanatta kalmadı. Ancak diğer yandan reformcu grup arasında da köktendinci bir isim olarak biliniyordu ve bu nedenle siyasi arenada bağımsız ve daha pragmatik gruplar arasında yer alıyordu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ulusal Yüksek Güvenlik Kurulu Sekreterliği döneminde de bölge ülkeleriyle mesaj alışverişi ve ABD ile müzakereler sürecinde önemli bir rol oynadı. Öyle ki, son Umman ve Katar ziyaretlerinde, Umman Sultanı ve Katar Emiri ile birkaç saatlik görüşmeler gerçekleştirdi. Siyasi aktivist Said Leylaz yakın zamanda yaptığı bir röportajda, Laricani'nin bu yılın sonbaharında İran'a yönelik bir saldırıyı öngördüğünü söylemişti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>ABD ve işgalci rejimin 28 Şubat'taki saldırısının ardından da, sosyal medyada paylaşımlar yaparak ve ardından Arap ülkelerine mektuplar yazarak iç ve dış alanda yoğun faaliyet gösteren yetkililer arasındaydı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Tüm bunlara rağmen Laricani de ABD ve işgalci siyonistlerin saldırısından kurtulamadı ve savaşın on sekizinci gününde Ulusal Yüksek Güvenlik Kurulu Sekreterliği, onun ve "isimsiz bilim adamı" olarak anılan oğlu Murtaza Mutahhari'nin şehadetini duyurdu.</span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/bilgisayardan-felsefeye-sepahtan-meclise-ve-guvenlik-kuruluna-ali-laricani</guid>
      <pubDate>Thu, 19 Mar 2026 14:54:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/03/1536x864-cmsv2-60f6397b-efce-5baf-af7d-777b907568c3-9689139.webp" type="image/jpeg" length="65031"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Keşm Adası neden hedefte? Hürmüz'de kritik düğüm]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/kesm-adasi-neden-hedefte-hurmuzde-kritik-dugum</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/kesm-adasi-neden-hedefte-hurmuzde-kritik-dugum" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İran İslam Cumhuriyeti'ne bağlı Keşm Adası, Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik konumu nedeniyle ABD için potansiyel hedef olarak öne çıkıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>İran İslam Cumhuriyeti'ne ait Keşm Adası, Hürmüz Boğazı'na yakın konumu nedeniyle bölgedeki askeri dengelerde kritik rol oynuyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Askeri değerlendirmelere göre ada, İran'ın boğaz üzerindeki kontrolünü güçlendiren önemli bir lojistik ve ateş gücü merkezi olarak öne çıkıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>ABD'nin daha önce İran'ın petrol ihracatının büyük bölümünün depolandığı Hark Adası'nı hedef aldığı bilinirken, Keşm Adası'nın da olası hedefler arasında yer aldığı değerlendiriliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Keşm, coğrafi olarak İran ana karasına çok yakın olması sayesinde radar sistemleri, kıyı savunma füzeleri, insansız hava araçları ve hızlı saldırı botları için uygun bir konuşlanma alanı sunuyor. Bu durum, adayı Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğini kontrol edebilecek bir merkez haline getiriyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hürmüz Boğazı, günlük yaklaşık 20 milyon varil petrol geçişiyle küresel enerji arzının en kritik noktalarından biri olarak kabul ediliyor. Bu nedenle, boğazı denetleyebilecek her askeri unsur, uluslararası güçler açısından stratejik hedef haline geliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran İslam Cumhuriyeti'nin özellikle Devrim Muhafızları üzerinden yürüttüğü asimetrik savaş stratejisinde hızlı botlar, gemisavar füzeler ve mayın benzeri tehditler önemli yer tutuyor. Keşm Adası da bu tür operasyonlar için uygun bir zemin sağlıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>ABD açısından olası bir saldırının hedefi, adayı işgal etmekten ziyade, buradaki askeri kapasiteyi devre dışı bırakmak olarak değerlendiriliyor. Bu kapsamda radar sistemlerinin, füze bataryalarının ve insansız hava aracı altyapısının hedef alınabileceği belirtiliyor.</span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Enerji piyasaları açısından da Keşm Adası büyük önem taşıyor. Hürmüz Boğazı'nda yaşanacak herhangi bir gerilim, petrol fiyatlarını doğrudan etkilerken, küresel ticaret ve enerji güvenliği üzerinde ciddi sonuçlar doğuruyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu nedenle Keşm Adası, yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve stratejik açıdan da bölgedeki en kritik noktalar arasında gösteriliyor.</span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz, Dünya</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/kesm-adasi-neden-hedefte-hurmuzde-kritik-dugum</guid>
      <pubDate>Wed, 18 Mar 2026 11:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/03/kesm-adasi-neden-hedefte-hurmuzde-kritik-dugum.jpg" type="image/jpeg" length="36719"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Halepçe Katliamı’nın üzerinden 38 yıl geçti]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/halepce-katliaminin-uzerinden-38-yil-gecti</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/halepce-katliaminin-uzerinden-38-yil-gecti" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[16 Mart 1988 yılında çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 5 bini aşkın Kürt, Irak’ın devrik diktatörü Saddam Hüseyin'in emriyle Halepçe'ye savaş uçaklarıyla düzenlenen bombardımanda kullanılan kimyasal silahlarla şehit düştü.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Batı'nın taşeronluğunu yapanların eliyle tarihe kara bir leke olarak geçen Halepçe Katliamı'nda binlerce mazlum ve Mustazaf Müslüman Kürd, Saddam Hüseyin'in emriyle kimyasal silahların hedefi oldu.</p>

<p>Bu katliam, Hiroşima ve Nagazaki'den sonra yapılan en vahşi katliam olarak tarihe geçti. Bütün dünyanın sessiz kaldığı katliamın üzerinden tam 37 yıl geçmesine rağmen o günkü vahşet ve katliam hafızalardaki yerini halen koruyor.</p>

<p><strong>Halepçe Katliamı'nın öncesi</strong></p>

<p>Osmanlının son demleri… İslam topraklarına sofra niyetine çullanan kurtlar sürüsünü andıran emperyalistler, kendileriyle anlaşmaya yanaşmayan, inancına ve değerlerine bağlı Kürd halkını cezalandırırcasına yeni belirledikleri haritada dört parça haline getirdiler. Sykes-Picot Anlaşması ile başlayıp Lozan ile sonuçlanan bu girişim aynı zamanda her parçada bir Kürd sorununa da kapı aralıyordu. Kürdler, Suriye ve Irak'ta Sosyalist-Baasçıların, Türkiye'de Laik-Kemalistlerin, İran'da ise Şah Rejiminin zulümlerine maruz kaldı. Bu dört parçada tüm insani haklarından mahrum bırakılarak yaşayan Müslüman Kürdler, tarih boyu büyük acılar yaşadı.</p>

<p>Yıl 1979… Irak'ta Fransız Ulusal Sosyalist Mişel Eflak'ın talebesi ve aynı zamanda fikri evladı Saddam Hüseyin El- Tikriti yönetimi ele aldı. Irak'ta bulunan Kürdler, Saddam döneminde de başta asimile politikaları olmak üzere birçok sorunla karşı karşıya kalıyordu. Tam da o dönemde Irak'ın hemen yanı başındaki İran'da gerçekleşen İslam İnkılabı, Batı'nın bölgedeki başka bir kuklası olan Şah Rıza Pehlevi'nin varlığına son verdi. Kuklalarını kaybetme tehlikesi yaşayan Batı, devreye Saddam'ı koyarak İslam İnkılabını boğmak amacıyla İran'a savaş açtırdı. İran ve Irak arasında yaşanan bu savaş 8 yıl sürdü. Yıllardır Saddam'ın baskıları altında yaşayan Kürdler, bu savaşta İran'dan yana tavır belirledi.</p>

<p><strong>Elma kokusuyla gelen ölüm…</strong></p>

<p>Saddam, Kimyasal Ali lakaplı Ali Hasan El Mecit'i Kürd Bölgesi'nden sorumlu komutan olarak atadı. Kimyasal Ali, Kürd Bölgesi'nde giriştiği Enfal Operasyonu kapsamında acımasız bir şekilde Halepçe şehrine ve köylerine kimyasal bomba yağdırdı. Bu kimyasal bombalar 5 binden fazla insanın hayatını kaybetmesine, 7 binden fazla insanın da yaralanmasına neden oldu. Binlerce insan yerini yurdunu terk ederek göç etmek zorunda kaldı.</p>

<p>Ölüm; çaresiz, eli kolu bağlı Halepçe halkının üzerine kara bir bulut gibi çöktü. Halepçe, üst üste yığılmış cesetler, çürümüş insan bedenleri ve ağzı açık olarak hayatını kaybetmiş çocuklar ile bir ölüm tarlasına dönüştü. Halk şaşkındı, ne yapacağını bilemiyordu. Kimisi ailesi ile birlikte evde kimisi sokakta geziniyor, rutin yaşamlarını idame etmeye çalışıyorlardı. Ama zehir tüm vücutlarına aniden yayılmıştı.</p>

<p>Ölümün, onları ansızın yakalayacağından habersizlerdi. Kullanılan kimyasal silah; deriye, gözlere, boğaza ve akciğere büyük zarar veren Hardal ve Sarin gazından oluşmaktaydı. Elma kokulu kimyasal gazı teneffüs edenler, ciğerlerine dolan bu zehre teslim oluyordu.</p>

<p>Uzmanlar Hardal gazının etkilerini şöyle dile getiriyor: "Nagazaki ve Hiroşima'da iyonlaşan atomların tersine Hardal gazı gelecekteki nesil için de inanılmaz zararlar taşıyor. 10 yıl sonra bile insanlar çeşitli acılar çekiyor. Özellikle uzun vadede DNA üzerinde yaptığı zararları var."</p>

<p>İnsan bedenini eriten, sinir sisteminin çökmesine ve bel kemiğinin kırılmasına sebep olan gazdan dolayı insanların yavaş yavaş acı çekerek ölmesine tüm dünya tanık oldu. Halepçe, insanlık tarihinin en acılı günlerinden birini yaşadı. Halepçe katliamında, önce insanlar öldü sonra da insanlık öldü.</p>

<p><strong>Etkisiyle günümüze kadar devam eden ölümler!</strong></p>

<p>17 Mart'a kadar aralıklarla süren saldırılarda ölenlerin sayısı hâlâ bile net değil. Birçok kuruluşun kabul ettiği ortak sonuç; çoğu kadın ve çocuk en az 5 bin kişinin öldüğü, 14 bin 765 kişinin de yaralandığı yönünde. Ancak savaştan sonra kasabaya giden yabancı gözlemciler, sayının çok daha fazla olduğu görüşünde.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) raporuna göre bu kimyasal saldırı, günümüze kadar 43 bin 753 aşkın kişinin ölümüne, 61 bin fazla kişinin de sakat kalmasına sebep oldu. Sınır Tanımayan Doktorlar ekibi, hardal gazı kullanıldığını teyit etti.</p>

<p>Halepçe Katliamı, dünyada benzeri az görülen bir katliam olmasına rağmen halen soykırım olarak tanınmadı.</p>

<p>İstatistiklere göre kurbanların yüzde 68'i 18 yaşın altındaydı. Kimyasal saldırının ardından 216 köyden 198'i tamamen yok oldu. Bölgenin hayvancılığı, tarımı ve doğal kaynakları yüzde 100 zarar gördü.</p>

<p>Bu arada vatandaşlar Doğu Kürdistan ve İran'a kaçarken 74 aileden 211 çocuk da kayboldu. Bunlardan bir kısmı ailelerine kavuştu.</p>

<p>Kimyasal saldırı, 17 Mart 2011'de Irak Parlamentosunda soykırım ilan edildi. Ancak Irak Hükümeti, henüz mağdurlara tazminat ödemedi.</p>

<p>Katliamın yıl dönümü nedeniyle bugün başta Halepçe olmak üzere Kürdistan ve dünyanın dört bir yanında çeşitli anma etkinlikleri düzenlenecek.</p>

<p><strong>Hedef neden Halepçe'ydi?</strong></p>

<p>Kürdlerin dindar bir halk olmasına tahammül etmeyen Batılı güçlerin, özellikle İslami hareketin güçlü olduğu Halepçe'de kimyasal silahları kullandırtması elbette göz ardı edilmemelidir. Halepçe aynı zamanda oradaki İslami örgütlenmenin merkezi konumundaydı. O aşamada üçüncü güç konumunda olan İslami hareketin başında Ebu Halepçe lakaplı Şeyh Osman vardı. Kürdistan İslami Hareketi, hatırı sayılır silahlı bir güce sahipti. Ve her geçen gün daha da büyüyordu. Bu hem Saddam'ın hem de Batılıların dikkatini fazlasıyla çekiyordu.</p>

<p><strong>Ulusal solun kullandığı İslami kavramlar sadece birer tuzak</strong></p>

<p>Saddam rejimi, iktidarı boyunca Şiiler ve Kürdler başta olmak üzere farklı kesimlere ve güçlere yönelik yürüttüğü tüm saldırılara İslami bir kılıf bulmuştur. İran'a karşı yürüttüğü savaşa 'Kadısiye' adını veren, Kürdlere karşı yürüttüğü katliama da 'Enfal' adını veren Baas rejimi, gerçekleştirdiği tüm operasyon ve infazlar için özel fetvalar çıkarttırdı.</p>

<p><strong>Birçok ülke katliama ortak oldu</strong></p>

<p>Birçok dünya ülkesi, yapılan bazı algılarla Saddam'ın yaptığı katliama destek verdiler. Halepçe Katliamı'ndan yaklaşık bir ay sonra Türkiye'deki bazı gazetelerde "Katliama alet olduk" haberleri yer aldı. Halepçe'ye atılan gazların başta İsviçre, Belçika ve Almanya olmak üzere Avrupa ülkelerinde üretildiği ve deniz yoluyla Türkiye'ye, Mersin Limanı'na indirildiği, sonrasında da Irak'a gönderildiği yazıldı.</p>

<p><strong>Tarih sayfaları zalimlerin ibretlik sonuyla dolu</strong></p>

<p>Tarihin hiçbir döneminde Zulümle abad olunmadı. Bir zamanlar Saddam'a her türlü desteği veren AB(D), daha sonra onu kullanım tarihi geçmiş malzeme muamelesine tabi tuttu. Kendisine efendileri tarafından verilen kimyasal silahlar, onun ülkesinin işgaline ve sonunun gelmesine neden oldu. ABD'nin Irak işgaliyle devrilen Saddam Hüseyin, Halepçe davasından hüküm giymeden, Duceyl kasabası davasından çıkan kararla 30 Aralık 2006 tarihinde asılarak idam edildi. 'Kimyasal Ali' lakaplı Mecit ise Halepçe ve diğer bölgelerde insanlığa karşı suç işlemek ve soykırım suçlarından idama mahkûm edilerek, 25 Ocak 2010 tarihinde infazı gerçekleştirildi.</p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/halepce-katliaminin-uzerinden-38-yil-gecti</guid>
      <pubDate>Mon, 16 Mar 2026 16:40:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/03/halepce-katliaminin-uzerinden-38-yil-gecti.jpg" type="image/jpeg" length="27991"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hasan Tahrani Mukaddem: İran'ın "Füze Babası"]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/hasan-tahrani-mukaddem-iranin-fuze-babasi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/hasan-tahrani-mukaddem-iranin-fuze-babasi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İran'ın balistik füze gücünün arkasındaki en kritik isimlerden biri olan Hasan Tahrani Mukaddem, askeri çevrelerde "İran füzelerinin babası" olarak anılıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>Hasan Tahrani Mukaddem İran'ın bölgesel askeri dengeleri etkileyen güçlü füze kapasitesinin arkasındaki en önemli isimlerden biri olarak kabul ediliyor. İran İslam Cumhuriyeti'nin balistik füze programının kurucusu olarak görülen Mukaddem, askeri çevrelerde ve İran medyasında "İran füzelerinin babası" olarak anılıyor. Yaklaşık otuz yıl boyunca İran'ın füze programını şekillendiren Mukaddem, ülkenin dışa bağımlı askeri yapısını değiştirmeyi hedefleyen stratejik bir vizyon ortaya koydu.</span></span></span></p>

<p><img alt="Resim" draggable="true" src="https://pbs.twimg.com/media/G4aPpnzXwAEPpxq?format=jpg&amp;name=large" /><span><span><span><strong>Mütevazı bir hayattan füze programının zirvesine</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>1959 yılında Tahran'da dünyaya gelen Hasan Tahrani Mukaddem, mütevazı bir ailede büyüdü. Babası terzilik yapıyordu. Mukaddem çocukluk ve gençlik yıllarını Tahran'ın Şukufe ve Baharestan bölgelerinde geçirdi. </span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Lise eğitiminde sanayi ve teknik alanlara yönelen Mukaddem, 1979 yılında sanayi mühendisliği alanında eğitimini tamamladı. Aynı yıl İran'da gerçekleşen İslam Devrimi'nin etkisiyle siyasi ve toplumsal hareketlerin içinde yer aldı. Devrimden sonra kurulan İran Devrim Muhafızları saflarına katılarak askeri kariyerine başladı.</span></span></span></p>

<p><img height="802" src="https://amedhabernet.teimg.com/amedhaber-net/uploads/2026/03/g4a9kf-t-wg-a-a-ukt-g.jpeg" width="1170" /><span><span><span><strong>İran-Irak Savaşı ve füze arayışı</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>1980 yılında patlak veren İran-Irak Savaşı, Mukaddem'in askeri kariyerinde belirleyici bir dönüm noktası oldu. Savaşın ilk yıllarında İran ordusu ciddi bir silah ve teknoloji eksikliği yaşıyordu. Özellikle Irak'ın Sovyet yapımı balistik füzelerle İran şehirlerini hedef alması, Tahran yönetimini yeni arayışlara yöneltti. Bu dönemde Mukaddem, İran'ın kendi füze kapasitesini geliştirmesi gerektiğine inanan askeri isimlerin başında geliyordu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran'ın elindeki sınırlı sayıdaki Scud füzelerini inceleyen Mukaddem ve ekibi, bu füzeler üzerinde tersine mühendislik çalışmaları yürüttü. Amaç, dışa bağımlılığı azaltmak ve yerli bir füze programı kurmaktı. İran'ın o dönem karşı karşıya olduğu uluslararası ambargolar ve askeri izolasyon, bu hedefi daha da zorlaştırıyordu. ABD'nin İran'a uyguladığı yaptırımlar ve askeri teknolojinin ülkeye ulaşmasını engelleyen politikalar, Tahran'ı kendi savunma sanayisini kurmaya zorladı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Uluslararası iş birliği ve yerli savunma sanayisi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu süreçte İran, farklı ülkelerden teknik destek almaya çalıştı. Suriye, Libya ve Kuzey Kore gibi ülkelerle kurulan askeri ilişkiler sayesinde İran mühendisleri füze teknolojisi konusunda deneyim kazandı. Mukaddem bu iş birliklerinden elde edilen bilgi ve tecrübeyi yerli üretim altyapısına dönüştürmeye çalıştı. İran Devrim Muhafızları bünyesinde kurulan araştırma ve geliştirme merkezleri, ilerleyen yıllarda ülkenin füze programının omurgasını oluşturdu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>1980'li yılların ortasında Mukaddem, İran Devrim Muhafızları bünyesinde füze ve topçu sistemlerinin geliştirilmesinden sorumlu ekiplerin başına geçti. Onun liderliğinde kurulan araştırma merkezleri, İran'ın ilk yerli füze projelerinin ortaya çıkmasını sağladı. Bu çalışmaların sonucunda İran, Sovyet yapımı Scud füzelerini temel alan Şahab serisi füze projelerini geliştirmeye başladı.</span></span></span></p>

<p><img alt="موشک شهاب ثاقب - ویکی‌پدیا، دانشنامهٔ آزاد" jsaction="" jsname="kn3ccd" src="https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/1/19/Shahab_Thaqeb_model.jpg" /></p>

<p><span><span><span><strong>Şahab füzeleri ve stratejik dönüşüm</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>1990'lı yıllar İran füze programı açısından önemli bir sıçrama dönemi oldu. Bu dönemde geliştirilen Şahab-1 ve Şahab-2 füzeleri, İran'ın kısa menzilli balistik kapasitesini güçlendirdi. Daha sonra geliştirilen Şahab-3 ise yaklaşık 2000 kilometre menzile ulaşarak İran'ın askeri caydırıcılığını ciddi şekilde artırdı. Bu füze sistemi, İran'ın bölgesel askeri stratejisinde kritik bir rol oynamaya başladı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Mukaddem yalnızca mevcut sistemleri geliştirmekle kalmadı, aynı zamanda İran'ın uzun vadeli füze stratejisini de şekillendirdi. Katı yakıtlı füze teknolojisine geçiş, bu stratejinin en önemli adımlarından biri oldu. Katı yakıtlı füzeler, sıvı yakıtlı sistemlere göre daha hızlı hazırlanabiliyor ve daha kolay taşınabiliyordu. Bu özellikler, İran'ın askeri operasyon kabiliyetini önemli ölçüde artırdı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Yerli füze teknolojisinin temelleri</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Mukaddem'in yürüttüğü çalışmalar sayesinde İran, zamanla Zilzal ve Siccil gibi farklı füze sistemleri geliştirdi. Bu projeler İran'ın savunma sanayisinde yerli üretim kapasitesinin artmasına katkı sağladı. Aynı zamanda İran'ın uzay programına giden yolun da bu altyapı sayesinde açıldığı ifade ediliyor. Uydu fırlatma roketlerinde kullanılan bazı teknolojilerin, füze programında geliştirilen motor sistemlerinden türetildiği biliniyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İranlı yetkililer, ülkenin füze gücünü ulusal güvenliğin en önemli unsurlarından biri olarak görüyor. ABD'li askeri yetkililer de İran'ın füze kapasitesinin bölgedeki en ciddi askeri tehditlerden biri olduğunu sık sık dile getiriyor. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı'nın eski komutanlarından General Kenneth McKenzie, İran'ın füze programının zaman içinde nitelik ve nicelik bakımından ciddi şekilde büyüdüğünü ifade etmişti.</span></span></span></p>

<p><img alt="تصویر منتشر نشده و خاطره‌ای از پدر موشکی ایران | سایت انتخاب" jsaction="" jsname="kn3ccd" src="https://cdn.entekhab.ir/files/fa/news/1390/9/27/15553_365.jpg" /></p>

<p><span><span><span><strong>Gizemli patlama ve ölümü</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hasan Tahrani Mukaddem, uzun yıllar boyunca İran Devrim Muhafızları bünyesinde farklı görevlerde bulundu ve sonunda füze programının başındaki en etkili isimlerden biri haline geldi. İran'da birçok askeri ve teknik kadronun yetişmesinde rol oynadı. Bu nedenle İran savunma sanayisinin kurumsal yapısının oluşmasında da önemli katkıları olduğu kabul ediliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Mukaddem'in hayatı 12 Kasım 2011 tarihinde meydana gelen gizemli bir patlama ile sona erdi. Tahran yakınlarında bulunan bir Devrim Muhafızları füze üssünde gerçekleşen patlama sonucunda Mukaddem ve beraberindeki çok sayıda askeri personel hayatını kaybetti. İranlı yetkililer olayın bir kaza olduğunu açıklasa da uluslararası medyada bunun sabotaj veya suikast olabileceğine dair iddialar gündeme geldi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>İran füze programının mimarı</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>O günden sonra İran'da Hasan Tahrani Mukaddem, savunma sanayisinin sembol isimlerinden biri olarak anılmaya devam etti. İranlı yetkililer ve askeri çevreler onun kurduğu altyapının bugün İran'ın gelişmiş füze sistemlerinin temelini oluşturduğunu ifade ediyor. Günümüzde İran'ın geliştirdiği uzun menzilli ve hipersonik füze projelerinin arkasındaki teknik mirasın önemli bir kısmının Mukaddem'in çalışmalarına dayandığı belirtiliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu nedenle Hasan Tahrani Mukaddem yalnızca bir askeri mühendis değil, aynı zamanda İran'ın savunma stratejisinin şekillenmesinde etkili olan tarihi figürlerden biri olarak görülüyor. İran'da onun adı, ülkenin füze programının kurucusu ve mimarı olarak anılmaya devam ediyor.</span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/hasan-tahrani-mukaddem-iranin-fuze-babasi</guid>
      <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 11:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/03/hasan-tahrani-mukaddem-iranin-fuze-babasi.jpg" type="image/jpeg" length="38502"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Rehber Mücteba Hamaney ve İran'ın yeni direniş dönemi]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/rehber-mucteba-hamaney-ve-iranin-yeni-direnis-donemi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/rehber-mucteba-hamaney-ve-iranin-yeni-direnis-donemi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD ve siyonist rejimin saldırısıyla şehit edilen Ayetullah Seyyid Ali Hamaney'in ardından İran'da liderlik makamına gelen Ayetullah Mücteba Hamaney, devrimci mirası, ilmi birikimi ve savaş tecrübesiyle ülkenin en kritik dönemlerinden birinde sorumluluk üstlendi. İran İslam Cumhuriyeti'nde yeni dönemin merkezinde şimdi onun liderliği bulunuyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>ABD ve siyonist rejimin saldırılarında Ayetullah Seyyid Ali Hamaney'in şehit edilmesi, İran İslam Cumhuriyeti için yalnızca bir lider kaybı değil aynı zamanda tarihi bir dönüm noktası oldu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu saldırının ardından İran'daki devlet kurumları hızlı bir şekilde harekete geçti ve Uzmanlar Meclisi, Ayetullah Mücteba Hamaney'i İran'ın üçüncü rehberi olarak seçti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu karar, sadece anayasal bir prosedürün uygulanması değil, aynı zamanda İran'daki siyasi ve İslami kurumların kriz anlarında bile devletin sürekliliğini koruyabildiğini gösteren güçlü bir mesaj niteliği taşıdı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran İslam Cumhuriyeti böylece suikastın ardından liderlik boşluğuna düşmeyerek, düşmanlarına karşı siyasi dayanıklılığını ortaya koydu.</span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span><strong>Devrimin içinde yetişmiş bir isim</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>1969 yılında Meşhed'de dünyaya gelen Mücteba Hamaney, İran İslam Devrimi'nin en çalkantılı yıllarında büyüdü.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Babası Ayetullah Seyyid Ali Hamaney'in devrimci mücadelenin önemli figürlerinden biri olması, onun çocukluk ve gençlik yıllarını doğrudan siyasi atmosferin içinde geçirmesine neden oldu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Henüz 17 yaşındayken İran-Irak savaşında cepheye katılması, onun yalnızca dini bir çevrede yetişmiş bir isim olmadığını, aynı zamanda devrimin askeri ve direniş boyutunu da bizzat deneyimlediğini gösteriyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu yönüyle Mücteba Hamaney, İran'da "devrim kuşağının devamı" olarak görülen isimler arasında yer alıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Otorite ve ilmi birikim</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Rehber Mücteba Hamaney'in liderliğinin önemli dayanaklarından biri de İslami eğitim geçmişi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Tahran'daki eğitimini tamamladıktan sonra Kum'daki ilmi havzaya giren Hamaney, burada önde gelen alimlerden ders aldı ve yıllar boyunca fıkıh ile dini ilimler üzerine çalışmalar yürüttü.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran medyasına göre Kum'daki havzada ders vermeye devam eden Hamaney, ilmi çevrelerle güçlü bağlarını sürdürüyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu durum, İran İslam Cumhuriyeti'nde rehberlik makamı için kritik önem taşıyan "dini otorite" kriterinin de onun şahsında karşılandığını gösteriyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Siyasetin görünmeyen ama etkili aktörü</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Mücteba Hamaney uzun yıllar boyunca kamuoyunda fazla görünmeyen bir profil çizse de İran'daki karar mekanizmalarına yakınlığıyla biliniyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran içindeki birçok değerlendirmeye göre, devletin güvenlik kurumları ve özellikle Devrim Muhafızları ile kurduğu ilişkiler onun siyasi etkisini güçlendiren unsurlar arasında yer alıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu durum, İran'daki bazı çevreler tarafından "perde arkasında tecrübe kazanmış bir liderlik hazırlığı" olarak yorumlanıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Dolayısıyla Mücteba Hamaney'in rehberlik makamına gelişi, İran devlet yapısı içinde uzun süredir biriken kurumsal deneyimin doğal bir sonucu olarak değerlendiriliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>"Şehadet meşruiyeti" ve sembolik güç</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ayetullah Seyyid Ali Hamaney'in ABD ve siyonist rejimin saldırısında şehit edilmesi, İran'daki liderlik tartışmasına farklı bir boyut kazandırdı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bazı İran uzmanlarına göre bu olay, Mücteba Hamaney'in liderliğine "şehadet meşruiyeti" olarak tanımlanan güçlü bir sembolik boyut ekledi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran tarihinde şehadet kavramı yalnızca dini değil aynı zamanda siyasi bir anlam taşıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu nedenle yeni rehberin, babasının şehadetiyle birlikte direniş ekseninin devamı olarak görülmesi İran toplumunda önemli bir psikolojik ve siyasi etki oluşturdu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Savaş döneminde liderlik sınavı</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Rehber Mücteba Hamaney'in önündeki en büyük sınav ise İran'ın ABD ve siyonist rejimle gerilim yaşadığı bir dönemde ülkeyi yönetmek olacak.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran İslam Cumhuriyeti'nde rehberlik makamı, ordunun başkomutanlığından stratejik politikalara kadar çok geniş yetkilere sahip.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu nedenle yeni rehberin alacağı kararlar yalnızca İran'ın iç siyasetini değil, bölgesel dengeleri de doğrudan etkileyecek.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Analistlere göre Mücteba Hamaney'in sahip olduğu devrimci geçmiş, dini otorite ve devlet kurumlarıyla kurduğu ilişkiler, bu zor dönemde İran'ın siyasi istikrarını koruyabilmesi için önemli avantajlar sunuyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Direniş mirasının yeni taşıyıcısı</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bugün İran'da birçok çevre Mücteba Hamaney'i yalnızca yeni bir lider olarak değil, aynı zamanda devrimci mirasın devamı olarak görüyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ayetullah Seyyid Ali Hamaney'in ardından göreve gelen yeni rehber hem babasından devraldığı siyasi miras hem de kendi birikimiyle İran İslam Cumhuriyeti'nin geleceğini şekillendirecek isimlerden biri olarak değerlendiriliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran için bu dönem yalnızca bir lider değişimi değil, aynı zamanda direniş ekseninin yeni bir aşamaya geçişi olarak görülüyor. <strong>(İLKHA)</strong></span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/rehber-mucteba-hamaney-ve-iranin-yeni-direnis-donemi</guid>
      <pubDate>Mon, 09 Mar 2026 10:52:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/03/rehber-mucteba-hamaney-ve-iranin-yeni-direnis-donemi.jpg" type="image/jpeg" length="22060"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Hürmüz Boğazı gerilimi tırmanıyor, Moskova kazanıyor]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/hurmuz-bogazi-gerilimi-tirmaniyor-moskova-kazaniyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/hurmuz-bogazi-gerilimi-tirmaniyor-moskova-kazaniyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hürmüz Boğazı'ndaki askeri gerilim, enerji piyasalarında doğrudan fiyatlama etkisi oluşturuyor. Avrupa, tedarik kesintilerine karşı daha savunmasız kalırken, Rusya ekonomik ve jeopolitik avantaj elde ediyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>Hürmüz Boğazı, İran ile Arap Yarımadası kıyıları arasında stratejik bir geçit olarak dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte birini ve büyük miktarda sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ihracatını taşıyor. Bölgede yaşanacak uzun süreli bir tedirginlik, sadece petrol arzını etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda taşımacılık ve sigorta maliyetlerini artırarak enerji fiyatlarını ve tedarik zincirlerini doğrudan etkiliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Geçişin riskli hâle gelmesi yeterli</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Gerçekten kapanmasa da geçişin yüksek riskli hale gelmesi yeterli oluyor. Kaza, karşılıklı tehditler veya deniz ve kara saldırıları, gemi şirketlerini rotalarını değiştirmeye veya geçişi ertelemeye zorluyor. İran'ın kuzey kıyısında deniz ve füze kapasitesine sahip olması, nakliye trafiğinde gecikmelere ve hacim kayıplarına yol açıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>ABD daha dayanıklı, Avrupa kırılgan</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>ABD, büyük üretici konumunda olduğundan arz şoklarına daha dayanıklı. Stratejik rezervlerden çekiş veya üretim artışı ile fiyat dalgalanmaları yönetilebiliyor. Ancak artan akaryakıt fiyatları iç politik baskıya dönüşebiliyor. Avrupa ise enerji tedarikinde daha kırılgan durumda. Rusya'dan gelen uzun dönemli, istikrarlı akışın azalması sonrası, Avrupa kısa vadeli LNG piyasasına bağımlı hale geldi. Bu durum, fiyat dalgalanmalarına ve ekonomik gerilimlere yol açabiliyor.</span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span><strong>LNG tedarikinde sınırlı esneklik</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>LNG tedariki ve yeniden gazlaştırma kapasitesinin sınırlılığı, Avrupa ülkelerinin arz boşluklarını hızla telafi etmesini güçleştiriyor. Boğazdaki herhangi bir aksama, fiyat baskısını artırarak küresel piyasalarda rekabeti kızıştırıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Rusya ekonomik ve jeopolitik avantaj elde ediyor</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu ortamda, Rusya yüksek fiyatlardan ekonomik avantaj sağlıyor. Küresel arzın daralması veya gecikmesi, alternatif kaynak arayan alıcılar için Rus ham petrolünü daha cazip kılıyor. Moskova, gemi ve nakliye ağları aracılığıyla arzı yönlendirebilme esnekliğine sahip, bu da Rusya'ya finansal ve jeopolitik alan kazandırıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Asya ülkeleri ve enerji talebi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Asya ülkeleri, özellikle Hindistan ve Çin, enerji talebinin merkezi konumunda bulunuyor. Hürmüz Boğazı'ndaki aksama, bu ülkelerin enerji maliyetlerini doğrudan etkiliyor ve Rus ham petrolüne yönelmelerini hızlandırıyor. Çin, stok ve tedarik çeşitlendirmesiyle etkileri bir ölçüde azaltabilirken, Hindistan fiyat baskısına daha duyarlı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Avrupa’nın zorlu sınavı ve risk bölgesi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Avrupa'nın Rus enerji sektörüne uyguladığı yaptırımlar da zor bir sınavla karşı karşıya. Pazarın daralması, fiyatların yüksek seyretmesi ve alternatiflerin sınırlı olması, enerji güvenliği planlarını karmaşıklaştırıyor. Hürmüz Boğazı'ndaki olası riskler, sadece nakliye kesintisi değil, enerji maliyetlerinde küresel etkiler oluşturacak bir "risk bölgesi" oluşmasına neden oluyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Batı baskı altında, Moskova avantajlı</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu gelişmeler, Batı'ya ekonomik ve politik baskı yaparken, Rusya'ya daha yüksek fiyatlar, artan talep ve jeopolitik hareket alanı olarak yansıyor; enerji ve küresel politika dengeleri bu süreçte Moskova lehine şekilleniyor. </span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/hurmuz-bogazi-gerilimi-tirmaniyor-moskova-kazaniyor</guid>
      <pubDate>Sat, 07 Mar 2026 09:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/03/hurmuz-bogazi-gerilimi-tirmaniyor-bati-bedelini-oduyor-moskova-kazaniyor.png" type="image/jpeg" length="26339"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Netanyahu'nun 40 yıllık "Büyük israil" hayali]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/netanyahunun-40-yillik-buyuk-israil-hayali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/netanyahunun-40-yillik-buyuk-israil-hayali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[siyonist rejimin İran'a yönelik saldırıları, yalnızca askeri bir saldırı değil; yıllardır adım adım inşa edilen bölgesel bir stratejinin parçası olarak görülüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>siyonist rejimin sözde başbakanı binyamin netanyahu'nun 28 Şubat'ta başlatılan "Kükreyen Aslan" saldırısına ilişkin sözleri dikkat çekiciydi. netanyahu, abd ile birlikte İran'a yönelik saldırının kendisine "kırk yıldır beklediği fırsatı verdiğini" söyledi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bir liderin(!) bir savaşı bu kadar açık biçimde kişisel bir hedefle ilişkilendirmesi nadir görülen bir durumdu. Bu açıklama, saldırının yalnızca "güvenlik" gerekçeleriyle değil, uzun yıllardır savunulan daha geniş bir stratejik hedefle bağlantılı olduğunu ortaya koydu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Netanyahu, onlarca yıldır abd kongresinde yaptığı konuşmalarda İran'ın "nükleer silaha sadece aylar uzaklıkta olduğu" iddiasını gündemde tutuyordu. Ancak birçok amerikan istihbarat raporu İran'ın nükleer silah üretme programı yürütmediğini belirtmişti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu nedenle bazı uzmanlar, meselenin hiçbir zaman yalnızca "nükleer tehdit" olmadığını belirtiyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>"Büyük israil" fikrinin üç boyutu</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Analistlere göre Netanyahu'nun stratejisinin merkezinde "Büyük israil" anlayışı bulunuyor. Bu yaklaşım üç temel boyut üzerinden şekilleniyor.</span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Birincisi, Filistin devletinin tamamen ortadan kaldırılması.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Gazze'de yaşanan ağır yıkım ve devam eden saldırılar, bölgenin fiilen dış yönetim mekanizmalarıyla kontrol edilmesi anlamına geliyor. Batı Şeria'da ise yerleşimlerin genişletilmesi ve idari ilhak adımları Filistin topraklarının giderek işgal edilmesini ve daraltılmasına yol açıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu tablo, "iki devletli çözüm"ün yalnızca tıkanmadığını, fiilen ortadan kaldırılmaya çalışıldığını gösteriyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Bölgesel askeri üstünlük hedefi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Stratejinin ikinci boyutu ise Orta Doğu'da askeri üstünlüğün tek elde toplanması.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Son yirmi yılda bölgedeki birçok devlet ciddi şekilde zayıfladı. Irak 2003 işgaliyle parçalandı. Suriye uzun yıllar süren savaşla büyük bir yıkım yaşadı. Lübnan ve Yemen ise sürekli çatışmaların içinde kaldı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu tabloda İran, siyonist rejim karşısında stratejik caydırıcılık kapasitesine sahip son büyük bölgesel aktör olarak görülüyordu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik saldırıların bu nedenle yalnızca askeri değil, aynı zamanda bölgesel güç dengelerini değiştirmeyi hedefleyen bir hamle olduğu değerlendiriliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Tartışmalı sınır söylemi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Stratejinin üçüncü boyutu ise genişleme fikri.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>siyonist rejim içindeki bazı siyasetçiler ve Batılı destekçileri, sınırların sözde dini metinlerde yer alan coğrafi referanslara dayanabileceğini savunan açıklamalar yapıyor. Bu söylem, Orta Doğu'da Nil'den Fırat'a uzanan geniş bir alanın ideolojik olarak "tarihi sınırlar" içinde görüldüğü iddialarını gündeme getiriyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bugün siyonist rejimin Suriye ve Lübnan topraklarında askeri varlık göstermesi ve Gazze'nin büyük bölümünü kontrol altında tutması, bu tartışmaları daha da büyütmüş durumda.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Arap dünyasının çıkmazı</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu gelişmeler Arap dünyasında da ciddi bir tartışmayı beraberinde getiriyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Son yıllarda bazı Arap ülkeleri ile siyonist rejim arasında imzalanan "İbrahim Anlaşmaları", barış ve ekonomik iş birliği söylemiyle sunulmuştu. Ancak birçok analist, bu anlaşmaların Filistin meselesini arka plana iten siyasi düzenlemeler olduğunu belirtiyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>ABD'nin bölgedeki askeri üsleri, silah anlaşmaları ve güvenlik ittifakları da Orta Doğu'daki siyasi dengeleri doğrudan etkileyen unsurlar olarak görülüyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>İran ve Körfez için yeni denklem</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlara göre bölgede kalıcı bir istikrarın oluşması için İran İslam Cumhuriyeti ile Körfez ülkeleri arasında daha güçlü diplomatik ilişkiler kurulması kritik önem taşıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Son yıllarda başlayan İran-Körfez yakınlaşması, bölgedeki gerilimleri azaltabilecek önemli bir adım olarak görülüyordu. Ancak abd ve siyonist rejimin İran'a yönelik saldırıları bu süreci yeniden belirsizliğe sürükledi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Orta Doğu için kritik eşik</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bugün Orta Doğu'da yaşanan gelişmeler yalnızca bir askeri çatışma olarak görülmüyor. Birçok analiste göre bölge, onlarca yıldır inşa edilen siyasi ve askeri düzenin kırılma noktasına yaklaşmış durumda.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>netanyahunun "kırk yıllık hayal" sözleri bu nedenle yalnızca kişisel bir açıklama değil, Orta Doğu'daki güç mücadelesinin geldiği noktayı gösteren sembolik bir ifade olarak değerlendiriliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu noktada asıl soru ise şu: Bölge ülkeleri siyonist rejimi durduracak ve yeni bir güç dengesi kurabilecek mi, yoksa Orta Doğu uzun süreli bir çatışma dönemine mi sürüklenecek? </span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/netanyahunun-40-yillik-buyuk-israil-hayali</guid>
      <pubDate>Fri, 06 Mar 2026 12:25:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/03/netanyahunun-40-yillik-buyuk-israil-hayali.jpg" type="image/jpeg" length="71687"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Telefonunuz sandığınızdan daha tehlikeli: İran'a saldırıda görünmeyen cephe]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/telefonunuz-sandiginizdan-daha-tehlikeli-irana-saldirida-gorunmeyen-cephe</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/telefonunuz-sandiginizdan-daha-tehlikeli-irana-saldirida-gorunmeyen-cephe" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[ABD ve siyonist rejimin İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik saldırıları yalnızca bombalar ve füzelerle yürütülmedi. Elektronik savaş, siber saldırılar ve iletişim kesintileri milyonlarca insanın telefonunu, navigasyonunu ve internetini devre dışı bıraktı. Uzmanlara göre bu görünmeyen cephe, sivilleri doğrudan hedef haline getirebilecek kadar tehlikeli.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>ABD ve siyonist rejimin İran'a yönelik saldırılarında savaşın yalnızca gökyüzünde ve karada yaşanmadığı ortaya çıktı. Saldırıların başlamasından önce bölgede geniş çaplı bir elektronik savaş yürütüldüğü, bunun da milyonlarca insanın günlük hayatını doğrudan etkilediği belirtiliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>28 Şubat sabahı Tahran'da bir vatandaş navigasyon uygulamasını açtığında bulunduğu yerden yaklaşık 900 kilometre uzakta gösterildiğini fark etti. Uygulamayı kapatıp yeniden denediğinde sonuç değişmedi. Bir arkadaşını aramak istediğinde ise telefonunda ne internet ne de şebeke olduğunu gördü.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Aynı saatlerde İran'ın güneyindeki Minab kentinde bulunan kız ilkokulu "Şecere-i Tayyibe"nin ABD ve siyonist rejimin saldırısında yıkıldığı ve çoğu küçük kız öğrencilerden oluşan 165 kişinin hayatını kaybettiği bildirildi. Ancak internet ve iletişim kesintileri nedeniyle birçok kişi saldırıdan saatlerce haberdar olamadı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlara göre bu durum tesadüf değildi. İnternet kesintilerini izleyen NetBlocks verilerine göre İran'daki bağlantı seviyesi kısa süre içinde normalin yalnızca yüzde 4'üne düştü ve birkaç saat sonra neredeyse tamamen kesildi. Cloudflare verileri de sabah saatlerinde ülke genelinde internetin fiilen sıfır noktasına indiğini gösterdi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Aynı zaman diliminde Basra Körfezi'nde de olağanüstü bir durum yaşandı. Deniz istihbarat şirketi Windward'ın verilerine göre Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Umman ve İran çevresindeki sularda 24 saat içinde 1100'den fazla geminin GPS ve otomatik tanımlama sistemleri karıştırıldı. Bazı gemiler izleme ekranlarında havaalanlarında veya nükleer tesislerin yanında görünür hale geldi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlar bu olayların modern savaşın en tehlikeli yönlerinden biri olan elektronik savaşın parçası olduğunu belirtiyor. Elektronik savaş, radarlar, GPS sinyalleri, telefon şebekeleri, internet altyapısı ve askeri iletişim sistemleri gibi elektromanyetik spektrumda çalışan tüm sistemleri hedef alabiliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu saldırıların üç temel yöntemi bulunuyor. İlki "karıştırma" olarak bilinen jamming. Bu yöntemde belirli frekanslar yoğun elektronik gürültüyle doldurularak gerçek sinyallerin alınması engelleniyor. Sonuç olarak radarlar hedef göremiyor, telefonlar sinyal bulamıyor ve GPS sistemleri çalışamaz hale geliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İkinci yöntem ise "sinyal sahteciliği" yani spoofing. Bu yöntemde saldırgan gerçek GPS sinyallerini taklit eden sahte sinyaller gönderiyor. Alıcı cihazlar bu sinyalleri gerçek zannederek yanlış konum gösteriyor. Körfez'de yüzlerce geminin yanlış yerde görünmesinin nedeni de bu yöntem olarak gösteriliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Üçüncü yöntem ise doğrudan siber saldırılar. Bu saldırılarda haber siteleri, iletişim ağları ve veri altyapıları hedef alınıyor. İran'da saldırı saatlerinde resmi haber ajansları ve medya sitelerinin büyük bölümünün erişilemez hale gelmesi bu saldırıların sonucu olarak değerlendiriliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlara göre elektronik savaşın en tehlikeli tarafı, siviller ile askeri hedefler arasında ayrım yapamaması. Bir askeri radar karıştırıldığında aynı frekansları kullanan sivil telefonlar, ambulanslar, uçaklar ve gemiler de etkileniyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu nedenle modern savaşlarda elektronik saldırılar çoğu zaman ilk aşama olarak kullanılıyor. Amaç, hedef ülkenin radarlarını, iletişimini ve bilgi akışını felç ederek savunma sistemlerini kör hale getirmek.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>ABD'nin bu alanda kullandığı en önemli platformlardan biri EA-18G Growler elektronik harp uçağı. Bu uçakların görevi hava savunma radarlarını karıştırmak ve onları çalışamaz hale getirmek. F-35 savaş uçakları ise gelişmiş elektronik sensörleri sayesinde düşman radarlarını tespit edip konumlarını belirleyebiliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu iki sistem birlikte kullanıldığında önce radarların yerleri belirleniyor, ardından yoğun elektronik karıştırma uygulanıyor ve savunma sistemleri hedef haline getiriliyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Ancak uzmanlar İran'ın da elektronik savaş konusunda ciddi kapasitelere sahip olduğunu vurguluyor. Özellikle Basra Körfezi ve Hürmüz Boğazı'nda geçmiş yıllarda yüzlerce geminin GPS sinyallerinin karıştırıldığı rapor edilmişti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>2025 yılında bölgede yaklaşık 3 bin geminin GPS sinyallerinin karıştırıldığı ve Hürmüz Boğazı'ndaki deniz trafiğinin kısa sürede yüzde 20 azaldığı bildirildi. Bu durum dünya petrol ticaretinin önemli bir kısmının geçtiği bölgede ciddi güvenlik endişelerine yol açtı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Uzmanlar günümüzde savaşın yalnızca silahlarla değil, veri ve sinyallerle de yürütüldüğünü söylüyor. Akıllı telefonlar, navigasyon sistemleri ve internet ağları modern yaşamın vazgeçilmez araçları haline gelmiş olsa da aynı zamanda savaşın görünmeyen cephesine dönüşebiliyor.</span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Bu nedenle birçok güvenlik uzmanı, büyük güçler arasındaki savaşlarda sivillerin en büyük risklerinden birinin artık bombalar değil, iletişim ağlarının çökmesi ve dijital sistemlerin kontrol altına alınması olduğunu belirtiyor. Çünkü telefonlar, navigasyon sistemleri ve internet kesildiğinde insanlar yalnızca haber alamamakla kalmıyor, aynı zamanda nerede olduklarını ve sevdiklerinin hayatta olup olmadığını bile öğrenemiyor.</span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/telefonunuz-sandiginizdan-daha-tehlikeli-irana-saldirida-gorunmeyen-cephe</guid>
      <pubDate>Thu, 05 Mar 2026 15:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/03/telefonunuz-sandiginizdan-daha-tehlikeli-irana-saldirida-gorunmeyen-cephe.jpg" type="image/jpeg" length="37188"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Postmodern darbe 28 Şubat: Hedefte milletin inancı ve değerleri vardı]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/postmodern-darbe-28-subat-hedefte-milletin-inanci-ve-degerleri-vardi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/postmodern-darbe-28-subat-hedefte-milletin-inanci-ve-degerleri-vardi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Askeri vesayetin öncülüğünde yargı, bürokrasi, medya ve sermaye bileşenlerinin kirli ittifakıyla İslam'ı ve onun yaşamdaki pratiklerini hedef alan 28 Şubat süreci, Türkiye tarihinde kara bir leke olarak duruyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p class="MsoNoSpacing"><span><span>Halkın alışageldiği darbelerden farklı olan 28 Şubat, İslam düşmanı bütün kesimlerin seferber edildiği, icrasında sivillerin etkin rol oynadığı bir darbeydi. Bu süreçte dönemin cumhurbaşkanın, muhalefetin, sendikaların, üniversite yönetimlerinin, çeşitli sivil toplum kuruluşlarının iş birliğiyle İslami kesime yönelik adeta bir cadı avı başlatıldı. Haber etiğini ayakları altına alan kartel medyası da ajitasyon ve manipülasyonlarla darbenin önemli bir ayağını oluşturdu.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>Bu karanlık dönemde milyonlarca kişi fişlendi. Başörtülü kız öğrenciler okullarından uzaklaştırıldı. Binlerce memur, dindar oldukları için işlerinden atıldı. Tüm kamusal alanda dindarlara yönelik baskı ve zulüm uygulandı. Cunta tarafından oluşturulan Batı Çalışma Grubu (BÇG), tüm kurum ve kuruluşları denetleyerek dindar insanları buralardan uzaklaştırdı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>Camide Kur'an dersi verdikleri için binlerce kişi gözaltına alındı</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>Darbe sürecinin en vahşi tarafı ise özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaşandı. Sadece dindar oldukları için ya da camide Kur'an dersi verdikleri için binlerce kişi gözaltına alındı, akıl almaz işkencelerden geçirildi. Darbe sürecinin verdiği cesaretle dindarlara karşı öylesine pervasız davranıldı ki çocuklara, kadınlara ve yaşlılara dahi işkenceler edildi. İslam'ın mukaddesatlarına saldırıldı, tesettüre el atıldı, baskın adı altında camilere ayakkabılarla girildi. Dönemin mahkemeleri tarafından özellikle de FETÖ'cü yargıçların eliyle yüzlerce kişi delillere bakılmaksızın sadece iddialar üzerinden yargılanıp müebbet hapse mahkûm edildi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>28 Şubat darbe süreci nasıl başladı?</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>Dindarlara yönelik baskılar Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren süregelse de 28 Şubat darbesine giden süreç kendisini 1990'lı yılların başından itibaren gösterdi. O dönemde Türkiye'de yaşanan ekonomik istikrarsızlık, koalisyonlar, rüşvet ve yolsuzluk iddiaları, halkı yeni bir arayış içerisine soktu. Ekonomideki sorunlar 1994 yılında krize dönüştü. Bu gelişmeler üzerine "5 Nisan Kararları" olarak bilinen ağır ekonomik tedbirler hayata geçirildi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>Süreç içerisinde istikrarlı olarak büyüyen Refah Partisi, Batı dünyasında endişeye neden olurken Türkiye'de de özellikle İslam karşıtı çevreleri rahatsız ediyordu.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>Refah Partisi Genel Başkanı merhum Necmettin Erbakan'ın çeşitli platformlarda dile getirdiği "İslam Birliği" gibi söylemler, sömürgeci Batı'yı bilhassa da siyonist işgal rejimi ve uşaklarını korkutuyordu. Erbakan'ın Türkiye'yi aşıp tüm İslam âlemini kapsayan vizyonu, emperyalist güçlerin Türkiye içindeki uzantılarını harekete geçirmişti. Tüm karalamalara rağmen Refah Partisi 1994 yılındaki yerel seçimlerde büyük başarı gösterdi, İstanbul ve Ankara gibi büyük şehirlerin belediyelerini kazandı. Refah Partisi'nin aldığı oylar cunta tarafından Türkiye'nin muhafazakârlaşması, dindarlaşması olarak algılandı ve bu gelişmeler "irtica" adıyla öcüleştirilerek ideolojik bir zemine oturtulmaya çalışıldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>Refah Partisi, yerel seçimlerde 15 büyükşehir belediyesinin 5'ini kazandı</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>27 Mart 1994 -</strong> Refah Partisi, yerel seçimlerde yüzde 19,14 oy olarak 15 büyükşehir belediyesinin 5'ini kazandı. Bunlar arasında İstanbul ve Ankara da vardı. Millî Görüş geleneğinin ilk kez bu oranda oy alması tüm dikkatlerin bu parti üzerine yoğunlaşmasına neden oldu.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>13 Nisan 1994</strong> – Merhum Erbakan'ın yerel seçimlerden sonra partisine yönelik tepkileri eleştirirken söylediği "Refah Partisi adil düzen getirecek, geçiş dönemi yumuşak mı olacak sert mi olacak, tatlı mı olacak kanlı mı olacak, 60 milyon buna karar verecek." şeklindeki sözleri uzun süre tartışılan konulardan oldu. Erbakan'ın bu sözleri kartel medyası tarafından farklı alanlara çekilerek ısıtılıp ısıtılıp servis edildi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>27 Aralık 1995 -</strong> Genel seçimler Refah Partisinin zaferiyle sonuçlandı.  Oyların yüzde 21,37'sini alarak sandıktan birinci çıkan Refah Partisi 1969'dan bu yana siyaset sahnesinde olan Millî Görüş geleneğinin ilk kez hükümeti kurma hakkı kazanmasına vesile oldu. Hükümeti kurma görevini alan Necmettin Erbakan, koalisyon için görüştüğü partilerden destek bulamadı ve görevi iade etti. İttifak turları sırasında askerlerin parti liderlerine Refah Partisi ile hükümet kurmamaları yönünde baskı uyguladıkları belirtildi. Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümeti kurmak için seçimlerden ikinci sırada çıkan DYP'nin lideri Tansu Çiller'i görevlendirdi. Çiller'in de başarısız olması sonucu görev Mesut Yılmaz'a verildi. Hükümet krizi devam ederken Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, farklı siyasileri arayarak Refah Partisinin olası koalisyonların dışında tutulmasını istedi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>The İntependent: Osmanlı'nın geri dönüşü</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>6 Mart 1996 -</strong> Baskılar sonucu kurulan ANAP-DYP koalisyonu güven oyu aldı. Mesut Yılmaz başbakan oldu. Ancak bu hükümet 3 ay iktidarda kalabildi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>28 Haziran 1996 -</strong> Cumhurbaşkanı Demirel, hükümeti kurma görevini bir kez daha Necmettin Erbakan'a verdi. DYP ile yapılan pazarlıklar sonucu, Refah-Yol hükümeti kuruldu. 8 Temmuz'da güvenoyu alan hükümette liderlerin ikişer yıllığına başbakanlık yapacakları kararlaştırıldı. Erbakan'ın başbakan oluşunu İngiliz The İntependent gazetesi "Osmanlının geri dönüşü" manşetiyle okuyucularına servis etti.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>10 Ağustos 1996 -</strong>  Başbakan Erbakan ilk yurt dışı gezisini İran'a yaptı. Ardından Pakistan, Singapur, Malezya ve Endonezya'yı ziyaret etti. Ziyaret sırasında İran'la doğalgaz, petrol ve enerji iş birliği konularında anlaşmalar yapıldı. D8'in temellerini atan bu ziyaretler dünyada büyük yankı uyandırdı. Erbakan'ın Batı yerine Doğu'yu tercih etmesi hükümetin gelecekteki dış siyaseti ile ilgili önemli ipuçları veriyordu. Erbakan'ın özellikle İran ziyareti, ABD ve siyonistlerde büyük rahatsızlık meydana getirmişti.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>2 Ekim 1996 -</strong> Rahmetli Erbakan, Afrika ülkelerini kapsayan ziyaretlerine başladı. Sırasıyla Mısır, Libya ve Nijerya'yı ziyaret eden Erbakan'ın Libya ziyareti, 28 Şubat medyası tarafından sık sık gündeme getirildi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>24 Ekim 1996 -</strong> Başbakan Necmettin Erbakan'ın davetlisi olarak Çırağan Sarayı'nda bir araya gelen 8 İslam ülkesinin devlet başkanları ekonomik iş birliği konusunda mutabakata vardı. Günümüzde de görevine devam eden D-8 kurulmuş oldu. İçten ve dıştan gelen tüm tepkilere rağmen Erbakan, İslam Ortak Pazarı, İslam NATO Gücü, İslam Dinarı gibi Müslümanları bir arada tutacak, emperyalizme karşı güçlü kılacak projelerden söz etmeye devam etti. Bu projelerin ilk adımı olarak G-7'ye karşı D-8'i hayata geçirmişti.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>3 Kasım 1996 -</strong> Türkiye'de derin devlet yapılanmasını ortaya çıkaran Susurluk'taki trafik kazası meydana geldi. Kazada, araç içerisinde DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Bucak, "Mehmet Özbay" sahte kimliğini taşıyan, devletin yıllardır kırmızı bültenle aradığı Abdullah Çatlı ve polis okulu müdürü Hüseyin Kocadağ vardı. Kazaya karışan otomobilde çok sayıda silah ve sahte pasaport ile kimlikler çıktı. Skandal, hükümetin ortağı DYP'yi zor durumda bırakırken Refah Partisi'nin de olaydan olumsuz etkilenmesine neden oldu.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>28 Aralık 1996 -</strong> Aczmendilerin lideri Müslüm Gündüz üzerinden "irtica" haberleriyle gündem uzun süre meşgul edildi. Gündüz'ün evine kameralar eşliğinde yapılan baskın görüntüleri günlerce haber bültenlerinde yayınlandı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>CHP, başbakanlık konutunda verilen iftar yemeği için suç duyurusunda bulundu</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>7 Ocak 1997 -</strong> 28 Şubat cuntasının baskısıyla Doğru Yol Partisi'nden bazı milletvekilleri partilerinden istifa etti. İstifa eden vekillerin gerekçeleri Refah Partisi'yle devam etmek istememeleriydi. İstifa eden vekiller daha sonra Demokrat Parti'ye katıldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>11 Ocak 1997 -</strong>  Başbakan Necmettin Erbakan, Başbakanlık Resmi Konutu'nda çeşitli din adamlarını ve kanaat önderlerini iftarda ağırladı. Davetlilerin dini kıyafetleriyle programa katılmaları medyada genişçe yer buldu, askerle hükümet arasında gerilimin artmasına neden oldu.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>16 Ocak 1997 -</strong> CHP Genel Sekreteri Adnan Keskin ve bir grup milletvekili, Başbakanlık Konutu'nda verilen iftar yemeği için Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundu.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>17 Ocak 1997 -</strong> Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı'dan Genelkurmay Başkanlığında brifing aldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>26 Ocak 1997 - </strong>Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı ve kuvvet komutanları, Gölcük Donanma Komutanlığında, 3 gün devam eden olağanüstü şurada toplandı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>28 Ocak 1997 -</strong> Danıştay, Bakanlar Kurulunun, memurların çalışma saatlerinin Ramazan ayına göre düzenlenmesini öngören kararnamesini durdurdu. Danıştay, kararnameyi laikliğe aykırı bulduğu için durdurduğunu açıkladı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>31 Ocak 1997 -</strong> Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı, MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç, Millî İstihbarat Teşkilâtı (MİT) Müsteşarı Sönmez Köksal, Cumhurbaşkanı Demirel'i ziyaret etti.  Ziyarette, "Taksim Meydanı'na cami yapılması, başörtüsü meselesi, Ramazan mesaisi" gibi konular hakkında konuşuldu.  </span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>Filistin'le dayanışma gecesi düzenlenince sokağa tanklar çıkarıldı</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>31 Ocak 1997 -</strong> Refah Partili Sincan Belediyesi tarafından Filistin'le dayanışma gecesi düzenlendi. Dünya Kudüs Günü'ne denk gelen bu geceye İran Büyükelçisi Muhammed Rıza Bagheri de davet edildi. Programda, Filistin intifadasını canlandıran bir tiyatro sergilendi ve çeşitli konuşmalar yapıldı. Sincan Belediye Başkanı Bekir Yıldız da burada bir konuşma yaptı. Yıldız yaptığı konuşma nedeniyle 6 Şubat'ta gözaltına alındı. Daha sonra yargılandığı Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından 4 yıl 7 ay hapis cezasına çarptırıldı. Sincan'daki etkinliği günlerce manşetlere taşıyan cunta medyası hükümeti zor durumda bırakmak için yoğun çaba sarf etti.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>4 Şubat 1997 -</strong> Başbakan Necmettin Erbakan, Sincan'daki etkinlik nedeniyle gerilen ortamı yumuşatmak amacıyla "Biri hataen bir resim asarak bu ülkeyi yıkamaz." dedi. Aynı gün 20 tank ve 15 zırhlı araç Sincan kent merkezinden geçiş yaptı. Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Çevik Bir, tankların Sincan'dan geçişi ile ilgili olarak daha sonra yaptığı açıklamada "Demokrasiye balans ayarı yaptık." ifadesini kullandı. Cumhurbaşkanı Demirel, Sincan'daki olaylar nedeniyle Başbakan Erbakan'a bir "uyarı mektubu" gönderdi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>15 Şubat 1997 -</strong> Cunta'nın yönlendirmesi ile Ankara'da "Şeriata karşı kadın yürüyüşü" adı verilen bir organizasyon düzenlendi. Yürüyüşe TBMM Başkanvekili Uluç Gürkan ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da katıldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>24 Şubat 1997 -</strong> Genel Kurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı siyonist işgal rejimini ziyaret etti. Karadayı, dönemin siyonist işgal rejimi sözde Başbakanı Benjamin Netanyahu ve Genelkurmay Başkanı Amnon Şahak ile görüştü. Karadayı, Netanyahu'ya "Türkiye ile israil arasındaki ilişkiler her zaman iyi olmuştur. Bundan sonra daha iyi olacaktır." dedi. MGK kararlarından hemen önce siyonist işgal rejimine yapılan bu ziyaret, darbenin arkasında siyonistlerin olduğu iddialarını güçlendirdi. Nitekim ABD'deki Yahudi lobilerinden Yahudi Ulusal Güvenlik Enstitüsü (JINSA) 28 Şubat bildirisinden bir yıl sonra yaptığı açıklamada Erbakan hükümetini kendilerinin devirdiğini itiraf etmişti.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>"İrtica PKK'den daha büyük bir tehlikedir"</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>24 Şubat 1997</strong> - Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, "İrtica PKK'dan daha büyük bir tehlikedir." dedi. </span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>28 Şubat 1997 -</strong> Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel başkanlığında Milli Güvenlik Kurulu (MGK) toplandı. 9 saat süren toplantının ardından 28 Şubat kararları açıklandı. "Rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere karşı alınması gereken tedbirler" başlıklı bildiri, toplam 18 maddeden oluşuyordu. Buna göre; temel eğitim 8 yıla çıkarılacak, imam-hatip okulları meslek okuluna dönüştürülecek, irticai faaliyetlere katıldıkları için TSK'daki görevlerine son verilen askerler belediyelerde istihdam edilmeyecekti. Tüm Kur'an kursları Millî Eğitim Bakanlığına bağlı okullara bağlanacak, tarikatların faaliyetleri yasaklanacak ve bunlarla ilişki içinde olan finans kuruluşları ve vakıflar kapatılacaktı. 28 Şubat kararlarının ayrıntılı düzenlemelerden ziyade çerçeve niteliğinde olması, kararları uygulayacak mercilere geniş bir inisiyatif vermiş, ilgili tüm alanlara askerin müdahalesi için açık kapı bırakmıştı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>4 Mart 1997 -</strong> Başbakan Necmettin Erbakan, MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç'tan kararların yumuşatılmasını istedi, aksi halde bildiriyi imzalamayacağını söyledi. 13 Mart'ta Başbakan Necmettin Erbakan, medya tarafından MGK kararlarını "imzaladı" şeklinde sunuldu. Ancak 2013'te başlatılan "28 Şubat Post Modern Askeri Darbesi Davası" soruşturmasında Erbakan'ın kararları imzalamadığı, MGK tutanakları incelenerek teyit edildi. Kararların açıklamasından sonra işçi ve işveren sendikaları konfederasyonları, 28 Şubat kararlarına destek verdiklerini açıkladı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>5 Mart 1997 -</strong> MGK Genel Sekreteri Orgeneral İlhan Kılıç, Başbakan ile görüşmesinden sonra, 28 Şubat kararları için imzaların atıldığını söyledi. Erbakan, MGK kararlarının uygulanmaması için harekete geçti. Kararların TBMM'de tartışılmasını istedi. Buna karşı TBMM Başkanı Mustafa Kalemli, "MGK kararlarının muhatabı hükümettir. Kesinlikle bunları Meclis'te tartıştırmam." diyerek safını belirledi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>7 Mart 1997 -</strong> Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, MGK kararlarının arkasında olduğunu göstererek söz konusu kararların uygulanmaması durumunda uygulamayanların sorumlu olacağını söyledi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>Binlerce Kur'an kursu ile dini eğitime ağırlık veren dernek ve vakıf kapatıldı</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>12 Mart 1997 -</strong> 28 Şubat kararları doğrultusunda ilk olarak Ankara'da 3 Kur'an kursu kapatıldı. Daha sonra baskılar tüm ülkeye yayılarak binlerce Kur'an kursu ve dini eğitime ağırlık veren dernek ve vakıf kapatıldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>22 Mart 1997 -</strong> Millî Eğitim Bakanlığı, imam hatip liselerini de kapsayan bütün ortaokulların aşamalı olarak kaldırılması yöntemi üzerinde durulduğunu açıkladı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>25 Mart 1997 -</strong> Genelkurmay Başkanı Orgeneral Karadayı, MGK kararlarına atıfla "Burada alınan kararlar, herkesin riayet etmesi gereken kararlardır." diyerek MGK'nın, hükümetin ve Meclisin üzerinde olduğuna işaret etti.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>31 Mart 1997 -</strong> 28 Şubat'tan sonraki ilk MGK toplantısı yapıldı. Toplantıdan sonra açıklamada bulunan Genelkurmay İkinci Başkanı Çevik Bir, laiklik karşıtı akımlarla mücadele etmenin TSK'nın birinci önceliği olduğunu ifade ederek "İlk hedef irticadır." dedi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>4 Nisan 1997 -</strong> Darbe sürecinde hükümet karşıtı tavırlarıyla dikkat çeken TÜSİAD darbecilere açık destek verdi.  TÜSİAD Başkanı Muharrem Kayhan, yaptığı açıklamada "MGK sivillerin boşluğunu doldurdu." dedi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>Fetullah Gülen, Refah-Yol hükümetine "Emaneti iade edin, çekilin!" çağrısı yaptı</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>16 Nisan 1997 -</strong> FETÖ lideri Fetullah Gülen, katıldığı bir televizyon programında 28 Şubat darbesini destekledi. Gülen MGK kararları için "İslami usullere göre değerlendirildiğinde bu bir içtihattır. Hata yapsalar bile sevap alırlar." dedi. 18 Nisan'da Hürriyet gazetesinin manşetinde Gülen'in Refah-Yol hükümetine çağırısı yer aldı. Gülen, "Emaneti iade edin, çekilin!" diyordu. Gülen daha sonra çıktığı bir televizyon programında ise cuntacıları överek "Asker daha demokrat." ifadelerini kullanmıştı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>17 Nisan 1997 -</strong> 28 Şubat sürecinin verdiği cesaretle haddini aşan Erzurum Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Osman Özbek'in, Başbakan Necmettin Erbakan'a küfür ettiği konuşması medyaya yansıdı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>14 Mayıs 1997 -</strong> 28 Şubat kararları doğrultusunda Kılık Kıyafet Kanunu'na aykırı hareket edenlere karşı operasyonlar başladı. Tesettüre uygun giyinenler baskı altına alındı. Cübbe giyip sarık takanlar kamu kurumlarına alınmadı. Aileleri tesettürlü olan askerler büyük baskıya ve tecride maruz kaldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>Yargıtay Başsavcısı, Refah Partisi'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>21 Mayıs 1997 -</strong> Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, iktidardaki Refah Partisi'nin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Türkiye'nin iç savaşa sürüklendiğini belirten Savaş, Refah Partisi'nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğunu savunarak kapatılmasını talep etti.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>27 Mayıs 1997 -</strong> Olağanüstü toplanan Yüksek Askerî Şûra (YAŞ) kararıyla 161 subay ve astsubay terfi beklerken sebep gösterilmeden ordudan atıldı.  Bu askerler ya namaz kıldıkları için ya da eşleri başörtülü oldukları için fişlenerek ordudan atıldı. Bu fişlemeler Batı Çalışma Grubu adı verilen illegal bir yapı tarafından yapılıyordu.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>7 Haziran 1997 -</strong> Genelkurmay Başkanlığı, sözüm ona irticai faaliyetleri desteklediğini iddia ettiği bazı firmalara ambargo koydu.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>10 Haziran 1997 -</strong> Genelkurmay Başkanlığına çağırılan Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay başkan ve üyelerine brifing verildi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>11 Haziran 1997 -</strong> Genelkurmay Başkanlığında basın mensuplarına brifing verildi. Kendi programlarının her alanda uygulamaya girmesi için kamuoyunda baskı oluşturmak isteyen 28 Şubat cuntası daha sonra rektörler, STK temsilcileri gibi kesimlere de brifingler verdi. Brifinglerde Refah-Yol hükümeti hedef gösterildi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>18 Haziran 1997 -</strong> Necmettin Erbakan başbakanlıktan istifa etti. Erbakan, istifasının nedeninin başbakanlığı Tansu Çiller'e devretmek olduğunu söyledi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>19 Haziran 1997 -</strong> Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, hükümet kurma görevini teamülleri göz ardı ederek TBMM'de çoğunluğu olan Doğru Yol Partisi lideri Tansu Çiller yerine ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'a verdi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>30 Haziran 1997 -</strong> 28 Şubat cuntasının direktifleri doğrultusunda Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit ve Hüsamettin Cindoruk'la birlikte ANASOL-D Hükümeti'ni kurdu. Yeni hükümeti sıkı markajda tutan asker, 28 Şubat kararlarının uygulanması için İçişleri Bakanlığı ve Genelkurmay arasında "Emniyet, Asayiş, Yardımlaşma" (EMASYA) protokolünü imzalattı. Bu protokolle askerin sivil bürokrasiyi kontrol etmesinin önü açıldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>17 Ağustos 1997 -</strong> ANASOL-D Hükümeti 8 yıllık zorunlu eğitim yasasını TBMM'den geçirdi. Bu yasanın amacı, imam hatiplerin orta kısmının kapatılması ve Kur'an kurslarına katılım yaşının ortaokulu bitirme yaşı olan 14'e çekmekti. Bu yasanın çıkarılış sürecinde gelen tepkilere aldırış etmeyen Başbakan Yılmaz, "Siyasi hayatıma mal olsa da bu yasayı çıkaracağım." dedi</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>Başörtülü öğrenciler ikna odalarında başlarını açmaları için baskı gördü</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>7 Ekim 1997 -</strong> İstanbul Üniversitesi başörtülü öğrencilerin kayıtlarını yapmadı. İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Nur Serter'in öncülük ettiği ikna odalarında başörtülü öğrenciler başlarını açmaları için baskı gördü.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>17 Aralık 1997 -</strong> İsmail Alptekin başkanlığında Fazilet Partisi kuruldu. Fazilet Partisi, Refah Partisi'nin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılma ihtimali üzerine kuruldu.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>16 Ocak 1998 -</strong> Refah Partisi, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı. Konu ile ilgili açıklamada bulunan dönemin Anayasa Mahkemesi Başkanı Ahmet Necdet Sezer, partinin "laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin odağı olduğu" gerekçesiyle kapatıldığını söyledi. Refah Partisi'nin kapatılmasının ardından bağımsız kalan milletvekilleri Fazilet Partisi'ne katıldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>21 Nisan 1998 -</strong> İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan, 12 Aralık 1997'de Siirt mitinginde okuduğu şiir sebebiyle 10 ay hapis cezasına çarptırıldı. Erdoğan'ın aldığı hapis cezasından sonra Hürriyet gazetesi "Muhtar bile olamayacak" manşetini attı. Erdoğan belediye başkanlığını bırakarak 26 Mart 1999'da cezaevine girdi. 24 Temmuz 1999'da tahliye oldu. </span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>9 Haziran 1998 -</strong> İstanbul Üniversitesi Sağlık Hizmetleri Meslek Yüksek Okulunda sınava girmek isteyen tesettürlü öğrenciler polis zoruyla okuldan çıkarıldı. Aynı üniversitenin Fen Fakültesinde 11 tesettürlü öğrencinin mezuniyetlerine bir hafta kala üniversite ile ilişikleri kesildi. Takip eden günlerde değişik üniversitelerde ve liselerde başörtülü öğrenciler sınavlara alınmadı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>Cami yapımını kısıtlayan yasa yürürlüğe girdi</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>24 Haziran 1998 -</strong> Millî Eğitim Bakanlığı, 3 bin 500 öğretmeni başörtülü oldukları için görevden aldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>2 Ağustos 1998 -</strong> Cami yapımını kısıtlayan yasa yürürlüğe girdi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>9 Temmuz 1998 -</strong> Milli Askeri Stratejik Konsepti (MASK) değişti. "Yeşil sermaye" olarak adlandırdıkları İslami kesime ait şirketlere karşı kampanyalar başlatıldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>9 Ağustos 1998 -</strong> 28 Şubat'ın figürlerinden İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu, üniversitelerde kılık-kıyafet yasağını serbest bırakan 2547 sayılı Kanun'un ek 17'nci maddesini üniversitenin mevzuat kitabından çıkarttırdı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>11 Ekim 1998 -</strong> Başörtüsü yasağına karşı Türkiye genelinde eylemler yapıldı. Eylemlere müdahale eden polis 600 kişiyi gözaltına aldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>26 Kasım 1998 -</strong> İlahiyat fakültelerinde de başörtüsü yasaklandı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>11 Şubat 1999 -</strong> İrticai faaliyetleri izlemek için emniyet müdürlerinden 20'şer kişilik izleme birimleri kuruldu.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>6 Nisan 1999 -</strong> FP lideri Recai Kutan imam hatiplerde okuyan 500 bin öğrenciden 150 bin öğrenci kaldığını söyledi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>18 Nisan 1999 -</strong> Türkiye'de erken genel ve yerel seçimler yapıldı. Hiçbir parti tek başına iktidar olacağı çoğunluğu yakalayamadı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>3 Mayıs 1999 -</strong> Merve Kavakçı'nın Mecliste başörtülü olarak yemin etmesi engellendi. Bülent Ecevit Mecliste yaptığı konuşmada Merve Kavakçı'yı kastederek "Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz!" dedi.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>Kur'an-ı Kerim'in 12 yaşından önce öğrenilmesi yasaklandı</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>31 Mayıs 1999 -</strong> Malatya'da görülen başörtüsü davasında sanıklar hakkında idam cezası talep edildi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>23 Temmuz 1999 -</strong> Kur'an-ı Kerim'in 12 yaşından önce öğrenilmesinin yasaklanması ile ilgili kanun tasarısı DSP, ANAP ve MHP oylarıyla kabul edildi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>25 Ağustos 1999 -</strong> İstanbul Valiliği, deprem mağdurlarına yardım eden Mazlum-Der ve İHH gibi sivil kuruluşların hesaplarına el koydu.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>4 Eylül 1999 -</strong> Genel Kurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu "28 Şubat bir süreçtir. İrtica tehdidi bin yıl sürerse 28 Şubat da bin yıl sürecek." dedi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>28 Şubat sanıklarına müebbet cezası</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>İlerleyen yıllarda Anayasa'daki değişikliklerle birlikte 28 Şubat darbecilerinin yargılanmalarının önü açıldı. Ülke genelinde 28 Şubat'ın sorumluları hakkında birçok suç duyurusunda bulunuldu. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca başlatılan soruşturmayla birleştirilen suç duyurularının ardından ilk operasyon, 12 Nisan 2012'de düzenlendi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>Operasyonlar sonucu dönemin Genelkurmay 2. Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir, Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanı emekli Orgeneral Fevzi Türkeri, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri emekli Orgeneral İlhan Kılıç, Genelkurmay Harekât Başkanı emekli Orgeneral Çetin Doğan, Hava Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Ahmet Çörekçi, Kara Kuvvetleri Komutanı emekli Orgeneral Hikmet Köksal, Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral Teoman Koman ile eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz'ün de arasında bulunduğu birçok kişi 28 Şubat'ın faili olarak gözaltına alındı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>Davanın 1309 sayfalık iddianamesinde suç tarihi olarak 54. Hükümetin kurulduğu 8 Temmuz 1996 ve sonrası gösterildi. İddianamede Tansu Çiller "mağdur", Meral Akşener "tanık", Şevket Kazan, Şeref Malkoç, Merve Kavakçı, Mehmet Bekaroğlu'nun da aralarında bulunduğu 481 kişi ise "müşteki/mağdur" olarak yer aldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>Batı Çalışma Grubu</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>İddianamede, Refah Partisinin hükümet ortağı olması sonrası ordu içindeki cuntacıların parti ve halk üzerinde psikolojik harekât yürüttüğü, bu süreçte faaliyet gösteren Batı Çalışma Grubu'nun da (BÇG) alınan kararlara etki ettiğine yer verildi. 13 Nisan 2018'de Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesi'nde, yaklaşık 6 yıl süren 28 Şubat dönemine ilişkin 103 sanığın yargılandığı davada karar açıklandı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>Dönemin Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı ve dönemin Genelkurmay İkinci Başkanı emekli Orgeneral Çevik Bir, Genelkurmay Harekât Başkanı emekli Orgeneral Çetin Doğan, Ahmet Çörekçi, Aydan Erol, Cevat Temel Özkaynak, Çetin Dizdar, Çetin Saner, Erdoğan Öznal, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, Hakkı Kılıç, Hayri Bülent Alpkaya, Hikmet Köksal, İdris Koralp, Kenan Deniz, Muhittin Erdal Şenel, Vural Avar ve Yıldırım Türkeri ile YÖK eski Başkanı Prof. Dr. Kemal Gürüz'ün de aralarında bulunduğu 21 sanık müebbet hapis cezasına çarptırıldı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>65 sanığın "Türkiye Cumhuriyeti icra vekilleri heyetini cebren ıskat veya vazife görmekten men etmek" suçundan beraatına, 10 sanık hakkındaki kamu davasının ise zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar verildi. Karar açıklanmadan önce ölen sanıklar hakkındaki kamu davası ise düşürüldü.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span><strong>Hangi isimler cezaevinde?</strong></span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>9 Temmuz 2021 tarihinde Yargıtay sanıklar Ahmet Çörekçi, Aydan Erol, Cevat Temel Özkaynak, Çetin Doğan, Çetin Saner, Çevik Bir, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, Hakkı Kılınç, İdris Koralp, İlhan Kılıç, Kenan Deniz, Vural Avar ve Yıldırım Türker hakkındaki müebbet hapis cezasını onadı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>Erdoğan Öznal, Halil Kemal Gürüz, Bülent Alpkaya ve Muhittin Erdal Şenel'in müebbet hapis cezaları bozuldu. Bu isimlerin suça yardımdan yargılanmalarına karar verildi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>19 Ağustos 2021'de Ankara 5. Ağır Ceza Mahkemesinin 14 sanık hakkında müebbet hapis cezası kararı vermesinin ardından sanıklar hakkında savcılık tarafından yakalama kararı çıkarıldı. Çetin Doğan, Bodrum'da ilgili makamlara teslim olurken Çevik Bir Milas'ta, Hakkı Kılınç Manavgat'ta, Cevat Temel Özkaynak, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri ve Yıldırım Türker de Ankara'da polis ekiplerince gözaltına alındı.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>Sanıklar sağlık kontrollerinin ardından çeşitli cezaevlerine sevk edildi. Yakalanan sanıklar İzmir 1 Nolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu'na nakledildi.</span></span></p>

<p class="MsoNoSpacing"><span><span>Gözaltına alınan emekli askerlerin rütbelerinin sökülmesi için aynı tarihte Genelkurmay Başkanlığına da yazı gönderildi. 9 Eylül 2021'de Personel Başkanlığı davada hüküm giyen 13 emekli generalin rütbelerinin sökülmesine ilişkin idari işlemin, sanıklar hakkındaki mahkûmiyet kararına istinaden yapıldığını bildirdi.</span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/postmodern-darbe-28-subat-hedefte-milletin-inanci-ve-degerleri-vardi</guid>
      <pubDate>Sat, 28 Feb 2026 13:30:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/02/postmodern-darbe-28-subat-hedefte-milletin-inanci-ve-degerleri-vardi.jpg" type="image/jpeg" length="76021"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şehadetinin 61'inci yılında muvahhid bir direniş sesi: Malcolm X]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/sehadetinin-61inci-yilinda-muvahhid-bir-direnis-sesi-malcolm-x</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/sehadetinin-61inci-yilinda-muvahhid-bir-direnis-sesi-malcolm-x" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Hidayeti zindan duvarları arasında bulan, hakikati Kâbe'de idrak eden ve ırkçılığın İslam'la bağdaşmadığını tüm dünyaya haykıran Malcolm X'in şehadetinin üzerinden 61 yıl geçti. Onun tevhid eksenli mücadelesi hâlâ mazlum halklara ilham vermeye devam ediyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>​"Irkçılık ideolojik bir düşünce değil, aksine psikolojik bir hastalıktır." diyerek ırkçılığa karşı mücadele eden ve Amerika'da İslam'ın doğru anlaşılarak yayılmasına öncülük eden Malcolm X, 21 Şubat 1965'te verdiği bir konferans sırasında düzenlenen saldırıda şehid edildi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hırsızlık nedeniyle girdiği cezaevinden siyahi ırkçısı bir Müslüman olarak çıkan Malcolm X, Hac için gittiği Arabistan'da ırkçılığın İslam'la bağdaşmadığını görerek İslam'ın evrensel mesajını duyurmaya başladı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Asıl adı Malcolm Little olan Malcolm X, 1925 yılında Earl Little isimli bir rahibin oğlu olarak dünyaya geldi. Amerika'da siyahilere karşı ırkçı saldırıların zirvede olduğu bir dönemde dünyaya gelen Malcolm X'in, daha 5 yaşındayken ırkçı saldırılar sonucu evleri yakıldı, babası katledildi. Yaşanan olayların ardından annesi de akıl hastanesine yatırılan Malcolm X, yetimhaneye verildi. Burada eğitim hayatına başlayan Malcolm X, 15 yaşında öğrenim hayatını yarıda bırakarak New York'un Harlem şehrine gitti. Harlem'de hırsızlık ve uyuşturucu satıcılığı işlerine karışan Malcolm X, 1946 yılında hırsızlık suçundan yakalanarak cezaevine konuldu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Hapiste Müslüman oldu</strong></span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Hapishanede siyahi ırkçılığı savunan Nation of Islam (İslam Milleti) hareketiyle tanışarak Müslüman olan Malcolm X, 1952 yılında cezaevinden çıkınca hareketin lideri Elijah Muhammed'le tanışarak yeni bir hayata başladı. Yaptığı çalışmalarla kısa sürede tanınan ve örgütün ikinci ismi olan Malcolm X, FBI tarafından izlenmeye başlandı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hayatının bu döneminde Hıristiyanlığı beyazların dini, İslam'ı da sadece siyahilerin dini olarak kabul eden Malcom X, siyahileri üstün olarak kabul ediyor ve siyahlarla beyazların ayrılmaları gerektiğini savunuyordu. Bu inançla çalışmalarını sürdüren ve davasının isimsiz bir hizmetkârı olduğunu simgelesin diye "X" soyadını kullanmaya başlayan Malcolm, 12 yıl kaldığı harekette verdiği konferanslarla örgütün görünen yüzü oldu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Cami eksenli yürütülen çalışmalar kapsamında yeni camilerin açılmasına da öncülük eden Malcom X, bu camilerde verdiği vaazlarla çok sayıda siyahinin harekete katılmasına vesile oldu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Zamanla fikirleri nedeniyle Elijah Muhammed tarafından dışlanmaya başlayan Malcom X, 1964 yılının mart ayında "İslam Ümmeti" örgütünden ayrılarak "Müslüman Cami" adıyla yeni bir hareket kurdu. Daha sonra Afrika ülkeleriyle de temasa geçerek Afro-Amerikan birliği adında dini olmayan bir yapılanmaya gitti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Hac ziyareti onda büyük bir dönüşüme vesile oldu</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Aynı yılın nisan ayında Hac ziyareti için Arabistan'a giden Malcolm X, burada siyah, beyaz her renkten insanın bir arada Allah'a kulluk ettiğini ve İslam'da asıl üstünlüğün takvada olduğunu öğrenince eski fikirlerini bir tarafa bıraktı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hac ziyaretindeyken Amerika'daki bir tanıdığına yazdığı mektupta bu düşünce değişimini açıklayan Malcolm X, "Şehirlerin en kutsalına yaptığım bu Hac benim için çok özel bir tecrübe oldu; öte yandan beni en çarpıcı düşlerimin de ötesinde, birtakım hiç beklemediğim lütuflara mazhar etti." ifadelerini kullanmıştı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Mekke'ye yaptığı ziyaretle kişisel ruhani yolunu, İslam'ın derinliğini daha iyi idrak edebileceği bir noktaya yönelttiğini belirten Malcolm X, bu mektubunda şu ifadelere yer vermişti: "Müslüman âleminde kim ki İslam'ı kabul eder ve beyaz yahut siyah olmayla ilişiğini keserse, sadece 'insan' olarak tanınır. Çünkü burada insanlar 'Tanrı'nın bir olduğuna ve insanların da bir olduğuna, tek bir aileye mensup olduğuna inanıyor...</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Burada her renkten ve dünyanın her yerinden Müslümanlar var. Mekke'de (Cidde, Mina ve Müzdelife'de) geçirdiğim günlerde Hac ritüellerini anlamaya çalışırken krallarla vb. diğer yöneticilerle aynı tabaktan yedim, aynı bardaktan içtim ve aynı kilimin üzerinde uyudum. Ten rengi beyazlardan beyaz olan, gözleri en mavilerden mavi olan, saçları en sarışınlardan sarışın olan kardeşlerimle… Onların mavi gözlerinin içine bakabildim ve beni aynı gördüklerini gördüm. Çünkü onların 'tek bir Tanrı'ya' olan inancı zihinlerinden 'beyazı' silmişti ve bu otomatikman onların farklı renkteki insanlara olan tutum ve tavırlarını değiştiriyordu. Onların 'Tevhide (Birliğe)' olan inancı onları Amerikalı beyazlardan farklı kılıyordu ki onların rengi onlarla olan diyalogumda bir role sahip değildi. Tevhide duyduğu samimi inanç ve tüm insanları eşit kabul edişi onların beyaz olmayanları da İslam kardeşliği altında eşit görmesini sağlıyor."</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hac dönüşü yeni bir hayatla beraber adını da el-Hac Malik el-Şahbaz olarak değiştiren Malcolm X, ABD'de Müslüman Camisi ve Afro-Amerikan Birliği örgütü tarafından düzenlenen toplantılara katılıp İslam'ı anlatarak ırkçılığın karşısında olduğunu vurguladı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Irkçılığı reddetmekle beraber siyahilerin haklarını savunmaya devam etti</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Önceki çalışmalarında özür dilemesine sebep olan çok şey yaptığını belirten Malcolm X, ırkçılığı reddetmekle beraber siyahilerin haklarını savunmaya devam etti. Ancak Malcolm X'in gerçek ümmet şuurunu savunan yeni duruşu ve çalışmaları eski örgütü ırkçı "İslam Ümmeti" hareketini rahatsız etmeye başlamıştı. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Tehditler almaya başlayan Malcolm X, arabasına düzenlenen bombalı saldırıdan yara almadan kurtulurken bir süre sonra da evi ateşe verildi. Daha sonra üst düzey yöneticilerinin FBI ile çalıştığı ortaya çıkan ırkçı "İslam Ümmeti" hareketi saldırılarla yetinmeyerek Malcolm X'in New York'taki oturma izninin geri alınması için dava açtı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Malcolm X'in katledilmesi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Tüm tehdit ve saldırılara rağmen çalışmalarından geri durmayan Malcolm X, insan hakları açısından da ABD'ye yönelik eleştirilerini sürdürdü. Suikast ihbarı almasına rağmen gerekli tedbirleri almayan FBI, yerleşik düzenin de tehdit olarak gördüğü Malcolm X'in katledilmesinin önünü açtı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>21 Şubat 1965'te Manhattan'daki Audubon Salonu'nda konferans veren Malcolm X, düzenlenen silahlı saldırıda vücudunun çeşitli yerlerine aldığı 21 kurşunla hayatını şehadetle tamamladı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İslam'ı tam olarak tanıdığı ömrünün son döneminde ırkçılıkla mücadele eden Malcolm X, yaptığı konuşmalarda Amerika'daki zulüm ve adaletsizliği de anlatmaktan geri durmadı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>"Demokrasi ikiyüzlülüktür;</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Demokrasi ikiyüzlülüktür.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Eğer demokrasi özgürlükse neden bizim insanlarımız özgür değil.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Eğer demokrasi adaletse neden biz adalete sahip değiliz.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Eğer demokrasi eşitlikse neden biz eşitliğe sahip değiliz.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Demokrasi ikiyüzlülüktür..." sözleriyle günümüzde demokrasi ihracı adı altında İslam coğrafyasını işgal edip kan gölüne çeviren ABD ve Batılı müttefiklerinin ikiyüzlülüğünü onlarca yıl önce dile getirmişti. </span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/sehadetinin-61inci-yilinda-muvahhid-bir-direnis-sesi-malcolm-x</guid>
      <pubDate>Sat, 21 Feb 2026 13:27:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/02/sehadetinin-61inci-yilinda-muvahhid-bir-direnis-sesi-malcolm-x.jpg" type="image/jpeg" length="45934"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Şehadetinin 77'nci yılında İmam Hasan el-Benna]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/sehadetinin-77nci-yilinda-imam-hasan-el-benna</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/sehadetinin-77nci-yilinda-imam-hasan-el-benna" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yaşantısı ve mücadelesiyle İslam toplumuna yön veren âlim, fikir adamı ve İslami hareket önderi Hasan el Benna şehadet yıl dönümünde rahmet ve minnetle anılıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span><span>Tarih boyunca nice yiğit dava önderleri ve âlimler i'la-yı kelimetullah uğrunda canlarını feda ederek ilahi övgüye mazhar olmuş ve şehadet kervanına katılmıştır. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>İslam gençliğine örnek hayatları ve mücadeleleriyle yeni ufuklar açan bu karakterlerden biri de hiç şüphesiz İmam Hasan el Benna'dır. Sömürgecilere ve onların yerli işbirlikçilerine karşı verdiği amansız mücadelenin yanında, Müslümanlar arasında vahdeti tesis etme adına da önemli çalışmalar yürüten el Benna, büyük bir önder olarak hem kalplerde hem de İslami hareketlerin mücadele sahasında yaşıyor.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>İngiliz sömürüsü ve işbirlikçilerine karşı yapılan gösteri</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Mısır'ın Mahmudiye kentinde 17 Ekim 1906 yılında doğan Hasan el Benna, ilmi ve irfani yönden köklü bir aileye mensuptur. İlk ve ortaokulu kendi kasabasında okuyan Hasan el Benna, orta üçüncü sınıftayken "Ahlak ve Edeb Cemiyeti" adında bir teşkilat kurup önemli şahsiyetlere mektuplar göndermiş ve toplumdaki kötülüklere ve haramlara karşı mücadele edilmesi gerektiğini belirtmişti.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>İngiliz sömürüsü ve işbirlikçilerine karşı yapılan gösteri ve boykotlara katılan Hasan el Benna, öğretmen okulunu bitirdikten sonra yüksek öğrenim için Kahire'de bulunan Daru'l-Ulum'a kaydoldu. El Benna, üniversiteyi birincilikle bitirdikten sonra da İsmailiye'de bir ilkokulda öğretmenlik yapmaya başladı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>"İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler)" teşkilatını kurdu</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sömürgecilerin buradaki varlığı yerli halkı ister istemez etkilemiş, Batı tarzı yaşam şekilleri yavaş yavaş toplum içerisinde yaygınlaşmaya başlamıştı. Halkın İslam'dan uzak bir şekilde yaşadığını gören Hasan el Benna, soruna çare bulmak için projeler üretiyordu. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hasan el Benna bu günlerdeki hatıralarını anlatırken şu sözleri dile getiriyordu: "Allah bilir nice geceleri ümmetin dertlerine çareler aramak için geçirdik. Ümmetin hallerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldırmak için ne kadar düşündük. Bu hallerin tesirinden bazen ağlama durumuna gelirdik."</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Bu kaygı ve endişeleri taşıyan 6 arkadaşıyla beraber bir gece toplanıp "İhvan-ı Müslimin (Müslüman Kardeşler)" teşkilatını kurdular. Bu fedakâr ve cefakâr arkadaşlarıyla beraber İslam'ı tebliğ etmek için kahvehanelere giderek, orada vakit öldüren insanlara İslam'ın güzelliklerini ve evrenselliğini anlatmaya başladılar. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hasan el Benna, konuşmalarında Allah'ı ve ahiret gününü hatırlatıyordu. Konuşma süresi en fazla 15 dakikaydı. Bu, halk arasında yavaş yavaş etki uyandırmaya başladı. Kahveye gelenlerin sayısı her gün arttı. Bir süre sonra, binlerce insanı davet ettiği 3 büyük kahve seçti ve her birinde düzenli olarak haftada ikişer gün konuşmalar yaptı. İlk önce garip karşılandıysa da sonra insanlar ilgi duymaya başladılar.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Bütün gayretlerini İslam'a davet yolunda harcıyorlardı</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Halk, Allah'ın yardımıyla Müslüman Kardeşler teşkilatını bağrına bastı. Mensupları gittikçe artan teşkilat; köy köy, şehir şehir dolaşarak İslam'ı anlatıyor ve gittikleri her yerde de bir şube açıyordu. Bütün gayretlerini İslam'a davet yolunda harcıyorlardı. İmam Hasan el Benna; İslam'dan bihaber hiçbir şehrin ve hiç kimsenin kalmaması gerektiğini söylüyordu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Kısa sürede büyük bir şekilde gelişen İhvan Teşkilatının, Kahire dahil çeşitli yerleşim bölgelerinde şubeleri açılmaya başlandı. El Benna'nın Kahire'ye gelmesiyle Müslüman Kardeşler'in genel merkezi Ekim 1932'de Kahire'ye taşınmış ve Filistin, Suriye ile Lübnan'da da şubeleri açılmıştı.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>Filistin'e savaşmak için mücahitler gönderdi</strong></span></span></span></p>

<p><span><span><span>Filistin halkı İngiliz sömürüsüne karşı ayaklanınca, Müslüman Kardeşler Filistin davasına sahip çıktı. Hasan el Benna, Filistinlilerin aleyhine gerçekleşen 1936 antlaşmasından sonra, siyasi liderlere, fikir adamlarına ve yöneticilere mektuplar gönderdi. Filistin meselesinin ümmetin meselesi olduğunu söyleyen el Benna, Filistin'e savaşmak için mücahitler gönderdi.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Sömürgeci İngilizlerin kuklası olan Mısır hükümeti, Müslüman Kardeşler teşkilatının önüne geçmek, faaliyetlerini durdurmak ve şeytanî emellerini gerçekleştirmek için hareketi yasadışı ilan etti. Bilahare, teşkilatın çalışmalarını engellemeye başladılar ve büyük bir baskıyla teşkilatı ortadan kaldırmak için bütün imkânlarını seferber ettiler.</span></span></span></p>

<p><span><span><span><strong>İhvan-ı Müslimin Cemaati bütün dünyaya yayıldı</strong></span></span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><span>Teşkilata mensup fertleri bir bir yakalayıp, çok ağır işkenceler yaptıktan sonra hapishanelere koydular. İmam Hasan el Benna'nın yanında olacak, korumalığını yapacak hiç kimseyi dışarıda bırakmadılar. Amaçları Hasan el Benna'yı tek başına bırakıp onu sinsice katletmekti. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>Hasan el Benna, 12 Şubat 1949 günü, akşam evine giderken suikasta uğrayarak şehid edildi. Kahire'nin en büyük meydanında ve ışıkları söndürülmüş zifiri karanlık bir sokakta, dünyanın faydasız ve geçici metasına aldanmış kirli ve satılmış süfli eller, ömrünü İslam'a adayan İmam Hasan el Benna'ya kurşun yağdırdılar. Ağır yaralı bir şekilde hastaneye kaldırılan İmam el Benna'ya müdahale edilmesine izin verilmedi. Böylece, ömrünü aziz İslam'a vakfederek gelecek nesillere büyük bir miras bırakan İmam Hasan el Benna, şehid oldu.</span></span></span></p>

<p><span><span><span>Kurmuş olduğu İhvan-ı Müslimin Cemaati bütün dünyaya yayıldı. İhvan-ı Müslimin Cemaati Seyyid Kutup, Zeynep Gazali ve Abdulkadir Udeh gibi nice dava önderleri yetiştirdi. </span></span></span></p>

<p><span><span><span>İhvan-ı Müslimin, Filistin İslami Direniş Hareketi HAMAS'ın da temellerini attı. <strong> </strong></span></span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/sehadetinin-77nci-yilinda-imam-hasan-el-benna</guid>
      <pubDate>Thu, 12 Feb 2026 14:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/02/sehadetinin-77nci-yilinda-imam-hasan-el-benna.jpg" type="image/jpeg" length="94637"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[Batı taklitçilerinin idama götürdüğü şehid: İskilipli Atıf Hoca]]></title>
      <link>https://www.amedhaber.net/bati-taklitcilerinin-idama-goturdugu-sehid-iskilipli-atif-hoca</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.amedhaber.net/bati-taklitcilerinin-idama-goturdugu-sehid-iskilipli-atif-hoca" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Cumhuriyetin kuruluş yıllarında, şapka inkılabı bahane edilerek idam edilen İskilipli Atıf Hoca, şehadetinin yıl dönümünde Müslümanlar tarafından hayırla, rahmetle ve özlemle anılıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><span><span>İslam Âlimi İskilipli Atıf Hoca, 4 Şubat 1926'da İstiklal Mahkemesi tarafından idam cezasına çarptırıldı. "Frenk Mukallitliği (taklitçiliği) ve Şapka" ismiyle yazmış olduğu eseri sebebiyle mazlumane bir şekilde katledilen İskilipli Muhammed Atıf Hoca, 1876 tarihinde Çorum'un İskilip ilçesine bağlı Toyhane köyünde doğdu.</span></span></p>

<p><span><span><strong>İlim tahsili</strong></span></span></p>

<p><span><span>Akkoyonlu aşiretinden İmamoğulları ailesine mensup Mehmed Ali Ağa'nın oğlu olan Atıf Hoca, doğduğu köyün hocasından aldığı derslerle ilim tahsiline başladı ve bir yıl içerisinde hafızlığını ikmal etti. İki sene İskilip'te ders gördükten sonra 1893'te İstanbul'a giderek medrese eğitimine burada devam etti.</span></span></p>

<p><span><span>Medresede daha çok "İskilipli Mehmed" olarak anılan Atıf Hoca; 1902'de medrese eğitimini iyi derece ile bitirdi. Aynı yıl açılan imtihanı kazanarak müderris oldu. Ardından da Fatih Camii'nde ders vermeye başladı. Bu arada İstanbul Dar-ül Fünun'a girdi ve 1905'te buradan mezun olarak Kabataş Lisesi Arapça muallimliğine atandı. 1910'da medreselerin genel müfettişliğine getirildi.</span></span></p>

<p><span><span><strong>Yaşadığı dönemin en etkili âlimlerindendi</strong></span></span></p>

<p><span><span>Âtıf Hoca, bu süreçte medreselerin ve müderrislerin eksikliklerini gidermek için raporlar hazırladı. Raporların hazırlanmasından rahatsız olanlar Âtıf Hoca hakkında şikâyette bulundular. İskilipli Âtıf Hoca, Şeyhulislam Mehmet Cemalettin Efendi tarafından önce Bodrum'a daha sonra Kırım'a sürgün edildi. Sürgün cezası bittikten sonra tekrar İstanbul'a dönen Âtıf Hoca, Beyanül'l Hak ve Sebilürreşad dergilerinde çeşitli makaleler kaleme aldı. İttihatçıların hedefinde olan Âtıf Hoca, 31 Mart olayından bir hafta önce yazdığı bir yazı nedeniyle tutuklandı. Fakat mahkeme kendisini suçsuz buldu ve serbest bıraktı.</span></span></p>

<p><span><span>Âtıf Hoca, yaşadığı dönemin en etkili âlim ve kanaat önderlerinden biriydi. Bütün zorluklara rağmen insanlara İslam'ı doğru bir şekilde öğretmek için çabalıyordu. Âtıf Hoca, Müslümanların Batı'ya tıpa tıp benzemesinin yanlışlığını vurgulayan vaazlar veriyordu.</span></span></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><span><span><strong>Batı taklitçiliğine dikkat çekti</strong></span></span></p>

<p><span><span>"Tesettür-ü Şer'i" (dini örtünme), "Din-i İslam'da Men-i Müskirat" (İslam'da içki yasağı) ve "Frenk Mukallitliği -batı taklitçiliği- ve Şapka" isimli eserleriyle bazı çevrelerin düşmanlığını kazandı.</span></span></p>

<p><span><span>Batı özentisini eleştiren ve onun zararlarını anlatan "Frenk Mukallitliği ve Şapka" 32 sayfalık bir kitaptı. Bu kitap, 1 Kasım 1925'te yürürlüğe giren Şapka Kanunu'ndan bir buçuk yıl önce yayımlanmıştı. Âtıf Hoca, kitabında Avrupa'nın ilim ve fennini almanın mahsuru olmadığını, fakat Türkiye'de yapılanın daha çok bilinçsiz bir Batı taklitçiliği olduğunu, kılık kıyafette Avrupalılara benzemenin aslında ruhtaki bir bozuluşa alâmet veya onun bedene aksetmesine sebebiyet vereceğine dikkat çekiyordu.</span></span></p>

<p><span><span><strong>Anadolu'da çıkan kıyamlardan Atıf Hoca sorumlu tutuldu</strong></span></span></p>

<p><span><span>Batı usulü giysiler giymenin görünüm dolayısıyla İslâmî kültüre zıt olduğunu, Hazreti Muhammed'in "Bir kavme benzemeye çalışan onlardandır." hadisini kaynak göstererek izah etmeye çalışan Atıf Hoca şu hükmü vermişti: "Bir Müslüman, şiar ve alâmet-i küfür addolunan bir şeyi zaruretsiz giymek ve takınmak sûretiyle gayr-i müslimleri taklit etmesi ve kendini onlara benzetmesi şer'an memnû ve yasaktır."</span></span></p>

<p><span><span>Dönemin uygulamaları gereği kitaplar yayımlanmadan önce Maarif Vekâleti'nden izin alınmasını gerekli kılmaktaydı. Kitabı Maarif Vekâleti'ne gönderen Âtıf Hoca, izin ve hatta takdir aldı. Kitap toplam 5 bin nüsha olarak basılmış, hepsi de bir yıl içinde satılmıştı.</span></span></p>

<p><span><span>1924 yılında neşrettiği Frenk mukallitliği ve Şapka kitabı, 28 Kasım 1925 yılında çıkarılan şapka kanununa binaen toplatıldı. Şapka İnkılâbına karşı Anadolu'da çıkan kıyamlar, bu kitaba bağlanarak Atıf Hoca tutuklandı.</span></span></p>

<p><span><span><strong>Yargılanması Ankara İstiklal Mahkemesi'nde yapıldı</strong></span></span></p>

<p><span><span>Yargılanması Ankara İstiklal Mahkemesi'nde yapıldı. Üç Ali'ler olarak bilinen mahkeme heyeti de dâhil herkes, onun masum olduğunu biliyordu. Hâkim Kılıç Ali'nin karardan kısa bir zaman önce verdiği bir mülakatta Atıf Hoca'nın masum olduğunu söylemesine rağmen Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi ile birlikte Atıf Hoca'ya idam cezası verildi.</span></span></p>

<p><span><span>İstiklal mahkemelerinde görev yapan hâkimler asker kökenli milletvekilleriydi. Bu hâkimlerin hukuk alt yapıları olmadığı gibi verdiği kararlar da hukuki olmaktan çok keyfi kararlardı.</span></span></p>

<p><span><span>Atıf Hoca, 4 Şubat 1926'da idam edildi. Son sözünde, "Katil ve zalimlerle mahşerde hesaplaşacağız" dedi. Atıf Hoca'yı astıktan sonra şapka giydirdiler. Mezarı ancak 2008 yılında bulunabildi.</span></span></p>

<p><span><span><strong>Şapka inkılabına karşı çıkanlar şehid edildi</strong></span></span></p>

<p><span><span>1 Kasım 1925'te kabul edilen Şapka kanunu Anadolu'da yer yer protestolara sebep olunca, hükümet; Konya, Maraş, Giresun, Rize, Erzurum, Kayseri gibi şehirlerde binlerce Müslümanı idam etti.</span></span></p>

<p><span><span><strong>Mezarı yıllarca saklandı</strong></span></span></p>

<p><span><span>Asıldıktan sonra ailesinden gizli defnedilen Atıf Hoca'nın kabri 82 yıl sonra bulunarak İskilip İlçesi Gülbaba mezarlığına defnedildi. Atıf Hoca'ya iade-i itibar amacıyla harekete geçen İskilip Belediyesi, kabrinin çevresinde düzenlemeler yaparken, Sağlık Bakanlığı tarafından Çorum'daki İskilip Devlet Hastanesi'nin adı, "Atıf Hoca İskilip Devlet Hastanesi" olarak değiştirildi.</span></span></p>

<p><span><span><strong>Tarihçi Mustafa Armağan: Şapka Kanunu'nun hala kaldırılamaması utanç verici</strong></span></span></p>

<p><span><span>1925 yılında kabul edilen Şapka Kanunu münasebetiyle daha önce İLKHA muhabirine konuşan tarihçi Mustafa Armağan, Kanun'un savunulacak tarafının olmadığını, başta İskilipli Atıf Hoca olmak üzere idam edilenlerden özür dilenmesi gerektiğini ifade etti.</span></span></p>

<p><span><span>Şapka Kanunu'yla, Osmanlı döneminden kalan fes, sarık ve bere gibi başa giyilen geleneksel giysilerin tamamının yasaklandığını, şapka giymeyenlerin cezalandırıldığını belirten Armağan, "Toplumun, giyim kuşamının Batı'ya uydurulması, batılı bir giysiye kavuşturulması noktasında zecri bir kanun çıkarıldı fakat böyle bir kanun normalde hiçbir ülkede olamaz, Batı'da da olamaz. Nitekim Avrupa Birliği görüşmeleri sırasında bizim kanunlarımız gözden geçirilirken şapka devrimi diye bir şey ile karşılaştılar. 'Bu kanunu çıkarma ihtiyacını niye duymuşsunuz? Yani neticede şapka bir moda meselesidir, giyen olur giymeyen olur.' dediler ve böylece o zaman müzakereler bir tartışma konusu oldu. Bir kanun çıktı, bu kanuna uymayan, bu kanuna karşı çıkanlar, o zamanlar biz şapkayı takmayacağız diyenlerin söyledikleri ve yaptıkları kanuna karşı bir eylem kapsamında değerlendirildi ve cezalandırıldılar. Ben o günlerin gazetelerini takip ettim. Gazetelerde; Kayseri, Erzurum, Rize, Konya'da 'Giymeyeceğiz, giymek istemiyoruz.' şeklinde birtakım tepkiler, ardından hemen derdest edilerek yakalanmalar ve bunların birkaç gün sonra idam edildiklerine dair haberler var. Ben saydım, 'Giymek istemiyorum' dediği için idam edilen 52 kişi var." dedi.</span></span></p>

<p><span><span><strong>"Kılık kıyafetin topluma dayatılmasının bugünkü mantıkla açıklaması yoktur"</strong></span></span></p>

<p><span><span>Şapka takmadığı için idam cezasının verilmesinin savunulacak bir tarafının olmadığını ifade eden Armağan, "İskilipli Atıf Hoca'nın, tesettür ve şapka üzerine yazdığı kitaptan dolayı, 1,5 yıl önce yazmasına rağmen, idamla cezalandırılmasının savunulacak bir tarafı yoktur. Bunu savunamayacakları için, savunamadıkları için; 'İskilipli Atıf Hoca, milli mücadele döneminde ihanet etmişti ondan asıldı. Şapkadan asılmadı.' diyorlar. Bir de böyle kuyruklu bir yalan atıyorlar, bal gibi iddianamede de kararda da var, onların hepsi yayımlandı. Bu kitap, doğrudan doğruya şapka ve şapka giyilmemesi yönünde halkta bir tepki oluşturmaya hizmet ettiği için kanundan 1,5 yıl önce yayımlanmasına, yayınlanması da Milli Eğitimin müsaadesiyle olmasına rağmen; 'Şapka inkılabına aykırı davranmaktan ve halkın şapka giymesine tepki vermesini teşvikten' idam edildi. Bu, Cumhuriyet'in karanlık bir sayfasıydı ve gerçekten de savunulacak bir tarafı yoktur. Bir kılık kıyafetin, zecri olarak bir topluma dayatılması hadisesinin bugünkü mantıkla açıklaması yoktur." diye konuştu.  </span></span></p>

<p><span><span>Şapka Kanunu sonrası yapılan zulümleri savunanların, 2'nci Mahmut'un fesi getirdiğini savunarak temize çıkmaya çalıştıklarını ama bu iddianın asılsız olduğunu aktaran Armağan, "2'nci Mahmut, fesi getirdi askerlere giydirdi, sonra memurlara giydirdi. Memur olabilir... Niye olabilir? Çünkü orada sözleşmeli olarak görev yapıyorsun; memuriyetin bir kıyafeti olabilir. Kravatı takmak, memurun redingot giymesi vesaire olabilir. Ama sokaktaki insana dayatmadılar. Osmanlı'da fes giymeyen idam edilir, fes giymeyen cezalandırılır diye bir şey yoktur. Halk da memurlar gibi güzel kırmızı fes giyilmesine özendi. Zamanla halk da bunu benimsedi. Ama bir sürü fes giymeyen de vardı. Sarık, takke ve çeşitli şekilde farklı serpuşlar giyenler vardı. Bunlara Osmanlı zamanında bir şey yapılmadı. Buradaki olayı savunamadıkları için Osmanlı ile temize çıkarmaya çalışıyorlar. 'Onlar fesi getirmemiş miydi?' diyorlar. Fes bir moda olarak geldi yayıldı onun bununla ne alakası var? Sen kanun çıkarmışsın, bugün hala bizim mevzuatımızda yer alan bir kanun, kayıplara karışmış bir şey de değildir." şeklinde konuştu.</span></span></p>

<p><span><span><strong>"Kadük olmuş bir kanun ama kimse de dokunmaya cesaret edemiyor"</strong></span></span></p>

<p><span><span>Şapka Kanunu'nun hâlen anayasada olmasını bir utanç olarak değerlendiren Armağan, sözlerine şu şekilde devam etti:</span></span></p>

<p><span><span>"Toplumda köylüler ya da bazı marjinal şapka giyenler hariç başında şapka giyen bulamazsınız. Dolayısıyla uygulama sahası kalmamış, dönem değişmiş, devir değişmiş başka bir döneme girilmiş bu zamanda böyle bir kanunun hala duruyor olması hukuki mevzuat açısından doğru değildir. Avrupa Birliği görüşmeleri sırasında müeyyidelerini kaldırdılar diye biliyorum. Yani hapis cezası veya para cezası müeyyidesi kalktı ama kanunun kendisine dokunamadılar. Kadük olmuş bir kanun ama kimse de devrim kanunlarından olduğu için dokunmaya cesaret edemiyor. Oradan bir şey çıkmaz ama biz geçmişi sorgularken geçmişte yapılmış olan bu haksızlıklar, birtakım zulümler, İskilipli Atıf Hoca ve Ali Rıza Hoca örneklerinde olduğu gibi insanları; kanun çıkmadan önce yazdığı kitabın teşvik ettiği gerekçesiyle idam edilmesi gibi bir takım gayrî kanuni, gayrî hukuki uygulamaların da bilinmesi lazım."</span></span></p>

<p><span><span><strong>"İskilipli Atıf Hoca ve şapka yüzünden idam edilenlerden de elbette özür dilenmesi gerekir"</strong></span></span></p>

<p><span><span>Şapka Kanunu'nun tarih kitaplarında doğru bir şekilde anlatılması gerektiğini ifade eden Armağan, "Bugün kimse şapka giymiyor. O zaman bir uygulama yapıldı ve bunun sonucunda da giymeyen 52 kişi idam edildi. Şapka giymek bu kadar iyi bir şey idiyse niçin kimse giymiyor? Eğer ebedi bir kural getirmediysen, dönemsel bir kural getirdiysen bunu niye kanuna bağlıyorsun? Kaldı ki İngilizler bile şapkayı, sonradan giymeye başladılar. İngilizler giymeye başlayınca aralarında çatışma çıktı, giymeyiz diyenlerle giyeriz diyenler arasında kavgalar çıktı. Bu bir modadır, bir dönem geldi onlar bunu yaşadı. Dolayısıyla böyle kutsallaştırmak gibi bir eğilimi kitaplarda yahut birtakım kişilerde görüyorum, bunun doğru anlaşılması adına kritiğinin de yapılarak artık tarihe emanet edilmesi lazım ama İskilipli Atıf Hoca ve onun gibi şapka yüzünden idam edilenlerden de elbette özür dilenmesi gerekir." ifadelerini kullandı. </span></span></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>İLKHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Analiz</category>
      <guid>https://www.amedhaber.net/bati-taklitcilerinin-idama-goturdugu-sehid-iskilipli-atif-hoca</guid>
      <pubDate>Wed, 04 Feb 2026 16:29:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://amedhabernet.teimg.com/crop/1280x720/amedhaber-net/uploads/2026/02/bati-taklitcilerinin-idama-goturdugu-sehid-iskilipli-atif-hoca.jpeg" type="image/jpeg" length="67385"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
